OSMANLI’NIN tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte İslam coğrafyası sürekli bir çatışma ve kaos ortamı yaşamaktadır. Osmanlı’nın bil fiil ve bil kuvve egemen olduğu topraklar bugün bizlere kan ve gözyaşının birer örneğini vermektedir. Bu çatışma ve kaos ortamının hâkim olmasının dış sebeplerini; bugünkü yazımızda kenara bırakırsak içe dönük bir eleştiriye ihtiyacımız olduğu aşikârdır.
Günümüzde kaos coğrafyasında vuku bulan çatışmaların kökeni üç noktaya dayanmaktadır. Birincisi ulus devletlerin birbirleriyle olan çatışması, ikincisi etnik kimlikler üzerinden yürütülen çatışma, bir diğeri ve en hassas olanı ise mezhep çatışmasıdır. Ulus devletlerin menfaatlerini baz alarak yaptığı çatışma, dış politik anlayışın sakat bir neticesidir. Etnik çatışmalar ise tamamıyla kurgulanmış zihinlerin ürettiği bir çatışmadır. Fakat mezhepsel çatışma, inanca taalluk eden bir alan olduğu için tehlikeli bir çatışma alanıdır.
Tarihi sürece baktığımız zaman mezhepsel bir ayrışmanın getirdiği çatışma ortamlarına şahit olmadığımız görülür. Ancak Şii ya da Sünni devletlerin zaman zaman güç mücadelesine girdiklerini tarihi kaynaklar bize bildirmektedir. Osmanlılarla İran’ın çatışması veya Fatımilerle dönemin Sünni devletleri arasındaki çatışma, güç ve iktidar mücadelesinin bir sonucudur.
Günümüze geldiğimiz zaman ufukta kendini gösteren Şii – Sünni çatışmasının ekseni inanca dönük olmaya başladığı görülmektedir. Bunun temel sebebi, Şii ve Sünni âlimlerimizin ilmi ve itikadi ihtilaflar üzerinden siyasi bir çatışma alanı oluşturmalarıdır. Yetişme kabiliyetleri ilmi alanı ihtiva eden hocalarımızın siyasi feraset gerektiren bu alanda hüküm ihtiva eden açıklama yapmaları Müslümanların hayrına olmayacağı muhakkaktır.
Günümüzde yaşadığımız mezhepsel çatışmalar, Büyük İsrail Projesinin bir parçası durumundadır. Siyonist mihrakların Sünni – Şii savaşını körüklediği bir zaman dilimindeyiz. Hal böyleyken Şii ya da Sünni âlimlerimizin ilmi ihtilaflardan yola çıkarak siyasi çatışmayı körükleyici tutum, davranış ve söylem içine girmeleri aklıselim ilim adamının yapacağı bir iş değildir. Bu meyanda tavır takınan ilim ehli için iyi niyetimizi korumak adına ancak Merhum Hocamızın tabiri ile narkozlanmış diyebiliriz.
Müslümanların Siyonist kuşatmadan kurtulabilmesi için tek kurtuluş reçetesi vardır. O da, Allah’ın bizzat kendisi tarafından tesis edilen kardeşliğe riayet etmek ve emrettiği birliği sağlamaktır. Bunun için tüm Müslümanlar, şapkalarını önüne alıp düşünmelidir. Müslümanlara düşen mezhepsel farklılıkları birbirinin gözüne sokmak ya da ortak bir noktada buluşturmak değil, mezhepsel farklılıklara rağmen siyaseten ortak tavır alabilme kabiliyetini geliştirmektir.
Müslümanlar, devletleri arasındaki ihtilaflarını, etnik ve mezhepsel farklılıklarını bir kenara bırakarak, hak ve adalet namına ortak bir duruş sergileyebilmelidir. Bunun için halkları Müslüman olan tüm ulus devletlerin batıya yaslanmış dış politikalarını ümmet merkezli bir şekilde yeniden dizayn etmesi zaruridir. Havasa ve avama söz söyleme salahiyetine sahip hocaların ve kanaat önderlerin ise, ihtilaflı meselelerdeki hassasiyetini gösterirken, kendi alanlarının dışına çıkmaması ve kardeşlik hukukunu zedelememesi önemlidir.