ABD’de güçlü iki parti var: Cumhuriyet ve Demokrat... Trump Cumhuriyetçi Parti’den seçildi. Cumhuriyetçi Parti’nin amblemi “fil”, Demokrat Parti’ninki ise “eşek”tir.

Herkes biliyor ki her iki hayvanın da binicisi Siyonizm’dir; birisi yorulursa ötekine biner, “arz-ı mevuda” koşar... Nereye kadar? Mekânı cennet olsun, Erbakan Hocamız bize Siyonizm’i öğretmişti. Zaman onu hep haklı çıkartıyor. İnsanlık Siyonist-evangelist ittifakının pençesinde...

Nemrut’un/Firavun’un sonu neyse Trump’ınki de öyle olacaktır. Serveti, başkanlığı bırakıp kara toprağın altında fosilleşecektir... “Fil suresini” bu bakımdan yeniden okumalıyız. Zamanının tağutlaşan Ebrehe’si ve güçlü “fil” ordusunu Rabbimiz “ebabil kuşları”nın taşlarıyla ekin yaprağına çevirmedi mi? Tarih tekerrür edecek mi? Ebrehe’nin ordusuna karşı Efendimizin (S.A.V.) dedesi Abdulmuttalib, Kâbe’nin kapısındaki kulpa asılarak Rabbinden yardım istemiş; biz günümüzün “Fil” ordusuna karşı AB vb. kapılarında bekleyerek Allah’tan yardım alabilir miyiz? “Develer bizim” bile diyemiyoruz. Bu durumda merhum Erbakan Hocamızın ifadesiyle: “Ebabiller gelse belki de biz Müslümanları taşlar.” Sözleri ne kadar anlamlıdır.

Günümüzde “Fil” suresini, Hz. İbrahim’in (A.S.) Nemrut’la, Hz. Musa’nın (A.S.) da Firavun’la mücadelesini/kıssalarını yeniden ibretle okuyoruz, okumalıyız... Olaylar, karakterler aynı, isimler değişiyor. Hak-batıl mücadelesi hep var olacak...

Kiliseler, oryantalistler, hahamlar da aynı olayları inceleseler, öğrenseler ilgili ve yetkililerle paylaşsalar tağutları uyarsalar, uyarabilseler tarih tekerrür eder mi?

Böyle gitmeyecek... Siyonizm’in çökeceğine kesin inanıyoruz. Rabbimizin vaadi var (Araf, 167) Hz. İsa’nın ineceğine, Hıristiyanların da İslam’a gireceğine, dünyanın İslam’la yeniden aydınlanacağına... İlgili hadis-i şeriflerle inanıyoruz.

Filistin’in, “mübarek” beldelerin yeniden özgürleşeceğine inanıyoruz. Kıblelerimiz işgalde, bizler namazdayız.

Safımıza dikkat etmeliyiz. Hangi saftayız? Peygamberlerin mi, tağutların mı safındayız? Biz Müslümanlar olarak “hayat kitabımız” Kur’an-ı Kerim ışığıyla olayları, insanları okumak durumundayız. Güneş, hava, su, toprak nasıl bize hayat veriyorsa Kur’an-ı Kerim de öyle bize her çağda, her coğrafyada, herkese hayat veriyor. Zaman güneşin, havanın, suyun, toprağın değerini azaltabiliyor mu? Kur’an da öyle... Zamanla eskimez, yıpranmaz, geçersiz olmaz. Her zaman değerli ve önemlidir. Dün, bugün, yarın...

Biz ülke/millet/ümmet olarak bunlardan ders ve ibret almalı, zalimlere meyletmemeli, onları veli edinmemeli, onları sevmemeli ve onlara boyun eğmemeli ve onlarla mücadele etmeli, safımızı yeniden gözden geçirmeli değil miyiz? Hangi saftayız, kiminleyiz? Rabbimiz “zalimlere meyletmeyin” buyuruyor.

Tevhidimiz de “La ilahe” ile başlamıyor mu? Allah’tan başka tüm yaratıklar insan, cin, eşya, tağut, şeytan, nefs tümünün reddi, inkârı ile başlamıyor mu? “La rabbe illallah”, “La melike illallah” diyoruz.

Bize düşen de tüm tağutlara itiraz, ret... Onlarla mücadele değil mi? Bizim Rabbimiz ancak Allah Teala değil mi? Yardım da ancak O’ndan gelmez mi? “Allah kuluna kâfi değil midir?” Biliyoruz ve inanıyoruz ki, Allah’ın yardımı geldiği zaman tüm dünya bize karşı olsa yine de biz galip geliriz. Değil mi? O’nun yardımına muhtaç ve mecburuz. Başka çıkış yok! Allah’ın yardımını aldığımız zaman ise; “Zalimler, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (Şuara, 22) Vesselam...