Bir şeyler hakkında peşin hüküm vermeyi seviyoruz. Birkaç noktaya bakarak bir sonuca varmak hoşumuza gidiyor. Buna tümevarım mı demeli bilinmez ama değerlendirmeler yaparken neden-sonuç ilişkisi yerine gönlümüzden geçenlere daha fazla kaptırıyoruz kendimizi.
Mesela, Avrupa Birliği ile ilgili meselelerde, en ufak bir olumsuz gelişme anında “AB çatırdıyor” veya “AB dağılıyor” şeklinde yorumlanıyor. Elbette ki, AB de bir gün dağılıp gider, hele ki mevcut görüntüsü de buna teşne olabilir. Ancak, ilgili ilgisiz her durumda peşin hükümlere sarılmak, doğru değerlendirmeler yapmayı engelliyor. Bir noktadan sonra, bu peşin hükümler “önyargı”dan “değişmez yargı”ya dönüşüyor.
2008 küresel krizi dönemini hatırlayalım. Kapitalist ülkeleri “vurup geçen” finansal kriz, özellikle para piyasalarını resmen tarumar etti. Özellikle ABD’nin büyük bankaları, finans şirketleri, bir anda tepe taklak gider hale geldi. Finans piyasalarının alengirli yollardan ve sanal bir şekilde ürettiği “varlıklar”, bir anda “toksik” (toxicassets) yani zehirli hale dönüştü ve sistemi de zehirledi. Kapitalist dünyayı çok şiddetli bir şekilde sarsan bu deprem sırasında, “kapitalizmin sonu geldi” şeklinde birçok yorum da havalarda uçuştu.
Bugün bakınca, kapitalist ekonominin “defolarından” biri olan “mütemadiyen kriz üretme” hali gibi bir durum olduğunu söylemek mümkün. Kendi ölçeğimizden bakarsak, benzer şekilde (kapitalizme meyleden) Türkiye’de de belli bir periyodu takip eder şekilde ekonomik krizler söz konusu olmakta. 1994, 1998, 2001, 2009 ve geçen sen yani 2016’daki başlıca krizleri düşününce, (1998’i istisna sayarsak) hemen hemen 8-9 senede bir kriz üreten bir ekonomik yapı görmekteyiz. Tam da kapitalizmin ürettiği “businesscycle”lar, yani döngüler gibi…
Netice itibariyle, kapitalist ekonomik düzen, barındırdığı bir defo olarak mütemadiyen bu krizleri üretiyor ve sistem tam da “çöktü çökecek” derken, sistem çürükleri ayıklayıp geri kalanlarla devam ediyor. Elbette, bir yerde bu döngü de kırılır, sistemin çarkına bir çomak sokulur, ancak şimdilik bu durum sarsıntılı da olsa sürüyor. “Kapitalizm bitti” demek için çok acele etmemek gerek yani…
Bu önyargı, dünyanın “süper gücü” olduğu iddia edilen ABD için de geçerli. Üstüne vazife olan olmayan her işe burnunu sokan, “alemenizamat vermeyi” kendinde hak gören ABD’yi “yenilmez”, “yıkılmaz” veya “çok zengin” olarak görmek de bir peşin hükümlülük değil midir? 2. Dünya savaşı sonrası yaşanan “refah toplumu” dönemi, 70’li yıllardan itibaren yaşanan petrol krizleriyle sekteye uğradı. Bugün ise ekonomik dengesizlik ve gelirdeki adaletsizlik, ABD toplumunun siyasi tercihlerine bile yansıyor. Trump’a oy veren birçok kimsenin bu saikle hareket ettiği ve müesses nizama bu şekilde bir tepkide bulunduğu söyleniyor mesela.
Dünyaya kendi ekonomik sistemini pompalayan ABD’nin, kendi vatandaşlarına bile refah sağlayamaz duruma gelmesi, süper gücün(!) karizmasına atılacak ciddi bir çizik olacaktır. ABD Merkez Bankası’nın (Fed) raporuna göre, Amerikalıların yüzde 44’ü 400 dolarlık sürpriz bir masrafı karşılayamayacak durumda mesela! Yüzde 23’ü ise aylık faturalarının tamamını ödeyemediklerini bildirmiş. Buradan hareketle “Amerikan rüyası bitti” sonucuna varmak da bir peşin hükümlülük olacaktır ama kapitalizmin lokomotifindeki bu sıkıntıların uzun vadede sistemi ciddi tökezletebileceği yorumu da yapılabilir.
Meseleleri ezberlerle değil, kendi içinde bulunduğu şartlara göre düşünmeliyiz. “Dünyanın süper gücü” pohpohlamalarına, “modern zamanın Roması” absürdlüklerine kapılıp, “güçlüden yana” olma tavrı yerine, “gidişat nereye” sorusunu önümüze koymalıyız.
Başımıza gelen musibetlerle boğuşmaktansa, gelebilecek belaları öngörebilmek çok daha önemlidir çünkü. Ezberlerle de olmaz bu!