“Sevdün ol dilberi söz eslemedün vây gönül
Eyledün kendüzüni âleme rüsvây gönül
Sana cevr eylemede kılmaz o pervây gönül
Cevre sabr eyleyimezsin nideyin hây gönül
Gönül ey vây gönül vây gönül ey vây gönül”
Avni
Avni, Fatih Sultan Mehmed’in müstearıdır, yani şiirlerinde kullandığı addır. Fatih hem sultandır hem de şairdir. Şairliğiyle gönül insanı. Bir aşk ehli. Sultan iken de hocasına bağlanmayı, manevi hayatı tercih etme arzusu hocası tarafından reddedilir ve engellenir. Onun devletin işleriyle ilgilenmesini ister.
Fatih’in İstanbul’u fethi insanlık tarihi açısından bir dönüm. Batılılar, Hıristiyan âlemi için ise bir felâket. Onun bu başarısı bir türlü hazmedilemez. Bu tarafıyla gerek kararlılığı ve gerekse celadetiyle, adaletiyle, insana olan muamelesiyle tebaası tarafından kabul görür. Hıristiyanların güven içinde yaşamalarını sağlar. Devletin temelleri de sağlam olur.
Onun her şeye karşın bir insan olduğu, gönül ehli olduğu şairliğiyle belli oluyor. Gönül acısını derinden yaşıyor. Sevgi tutkusunun âşığı nasıl hâlden hâle düşürdüğünü, dile düştüğünü rezil olduğunu anlatırken onun insan ve âşık tarafını gösteriyor.
Günümüzün yönetimlerdeki tutumlarının şiddet ve baskıya ve zulme yaslandığı, adaletsizliklerle insanları yönettiği bir çağda “faşizm” tanımlaması uygun görülür. Özellikle de ırkçılıkla veya başka nedenlerle belli kitleleri baskı altında tutanlara da aynı yakıştırmada bulunulur. Devletlerin kendisi de bu sıfatı sahiplenir ve üstlenir. İnsanını ihmal eder.
Gönül yarasının hüznü ağırdır. Bu derde tutulanların kimi kendinden geçer kendi benini unutur bambaşka bir hâle bürünür. Kimi mecnun olur çöllere düşer. Kimi meczup olur kentin sokaklarında öylesine gezinir durur.
Hayatın acıları çok ağırdır. Dertleriyle hâllenenlerin hâllerini iyi bilmek gerekir. Dert ortağı olmak belki zordur ama onların dilini bilme bile bir erdem olur. Onlar o toplumun yaralılarıdır. Onların suyunda gitme hâllerini anlama ve bilme insanidir.
Mecnun çöllere düşünce yakınları onu çağırır, sohbet ederler. Kimi kendisine en güzel kadını önerir, kimi bundan vazgeçmesini diler. Başa çıkamazlar. Onun gözü ve gönlü sadece cismani değil, manevi olanadır da. Yakınları senin bu hâlin için duada bulunalım der, bir şartla kabul eder. Sadece Leyla için dua edilmesini, duanın dışında bırakılmasını ister. Oysa onların derdi Leyla’dan vazgeçmesi, çöllerden kurtulmasıdır.
Yüreğine kor düşen âşık, artık kendinde değildir. Toplum içinde küçük mü düşmüş, maskara mı olmuş, alay edilir mi olmuş, onun umurunda değil. Umurunda olan, tutulduğu sevdadır.
Fuzuli’nin meşhur şiirindeki şu beyti yüzyıllar eskitemedi. Her zaman ve her demde insan ruhunun dilinden düşürmediği bir pelesengidir.
“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır”
Bu tutkunun onda ne anlama geldiğini ancak kendisi bilir.
Ehl-i dert olanların gönül ilacıdır aşkları. Her hâllerinde, durumlarında, yaşama tarzlarında böylesine bir tutku ve bağlılıkları vardır. İnançlarını kendilerine dava edinenler bir âşık tutkusuyla bağlıdırlar. O yola kendilerini öylesine verirler ki; hiçbir şeyi gözleri görmez. Kimi hazlar veya varlıklar onları tatmin etmez.
Bu insanlar gönüllerinin sultanıdırlar. Fatih gibi bir sultan, sıradan bir insan da olsak gönlümüzün tutkusu, aşkı bizi insan eder. İnsan olarak kalmayı sağlar. Ehl-i dile gönül verelim de dertlerimiz çoğalsın ki insan olduğumuzu fark edelim.