Güzel işler, güzel günler haberlerine her rastladığımda, varsa hayatımdaki izlerini hatırlarım. O izlerki, her biri sosyolojik araştırmacılara belge olacak güçtedir.

Eski türkçe şehadetnamesi de vardı babamın. İyi bildiği ve kolay yazdığı eski türkçenin yanında, esnaf defterinde ya da mektuplarında günümüzün türkçesini kullandığını görürdüm. O günlerde, gazetelerimizin siyaset sayfalarında İnönü resimleri yayınlanırdı; eski harfleri kullanırken yakaladık, gibi resimaltı yazılarıyla..

Bana da öğretmesini istediğimde hayır demişti. Duyulur, öğrenilirse, devletin izin vermediğini yapmakla suçlanmaktan çekindiğini anlıyordum. 

Dahası, Paşa’cı arkadaşlarından Başbakan Demirel’in ve Meclis Başkanı Bozbeyli’nin eski türkçe bilmemelerini, İnönü’nün, rejimin oturmuşluğuna teminat saydığını da duymuştu. Onlarda da vardı, babamın şehadetnamesinden..

Edebiyat Fakültesi talebelerine mahsustur, diye yazmıştık, MTTB Kültür Müdürlüğü’nce düzenlenen “Osmanlıca kursu” ilanımıza, hem de büyük harflerle..

Sen misin üniversite talebelerinin Birliği’nde eski türkçe öğretmeye kalkan? İkişer ikişer geliyorlardı, giyimlerinden ve hareketlerinden “sivil” oldukları saklanamayanlar. Edebiyat Fakültesi haricindekilerin kurs odasına yaklaşmaları dahi yasak. Böylece suya düşmüştü, belki burada öğrenebilirim hayalim..

Güzel işler dediğime, nasıl geldiğimize bir giriş olsun diye böyle başladım. Bir de hala anlamakta zorlandığımı belirtmek istedim. Edebiyat Fakültesi öğrencilerine serbest olan, gücü elinde tutan tarafından neden yasaklanmıştı diğer fakültelerin öğrencilerine?

“Geçenlerde yayınlanan bir kitap, rik’ayı öğrenmek isteyenler için tam bir kılavuz mahiyetinde.. ‘Baki Muhabbet’ isimli kitabı Koç Holding’in yönetim kurulu başkanı olan ve Türkiye’nin hem en önemli koleksiyonerlerinin, hem de en ‘münevver’lerinin başında gelen Ömer Koç yayınladı.”

Bu satırlar bahsettiğim güzel işlere kaynak olanlardır. Murat Bardakçı’nın Habertürk Gazetesi’ndeki 07.12.2106 tarihli “Eski Türkçe el yazısı derdi ve Ömer Koç kitabı” başlıklı makalesinden aldım.

Murat Bardakçı yazısının tamamını okuduğunuzda neleri nerelerde kaybettik ve geç kalmamızın bedeli ne oldu, sorularıyla başbaşa kalabilirsiniz ama, olan güzel işlere de sevinirsiniz. Mesela bir Koç ailesi gencinin eski türkçeye muhabbet duymasına, emeğine, katkısına, masraftan kaçmamasına ve Murat Bardakçı gibi “dert edinmiş” bir yazara konu olmasına…

KUPALARI KULPLUDUR

Az top oynamasına ragmen iyi futbolcu sıfatı esirgenmeyen topçularımızın başında gelir GS’li Selçuk İnan. 

Yine mi, demeden okunsun bu yazımız lütfen. Bir spor sayfası yazısına daha yol vermek değildir maksadımız. Ülkemizin, rahatsızlıklarını bu sayfadan analiz etmekte değil miyiz?

Kronikleşmiş bir hal var medyamızda. Her bıkkınlık vermeye başladığında, hemen “Cilalı Selçuk devri” yazıları verilir baskıya.

Yine öyle olmuş.

GS futbol akademisindeki gençlerle buluşturmuşlar. 

Öğütler verdirmişler, inciler saçtırmışlar.

Bizim gazetemizin internet siteside atlamamış konuyu. Dolayısıyla biz de haberdar olduk.

Çoğu internet siteleri aynı cümlesini manşet yapmışlar bahis mevzuu ettiğimiz futbolcunun. Biz de ona takıldık.

“Çok kupa kazandım ama en güzeli Fenerbahçe stadı’nda kaldırdığımız kupaydı.”

Neler anlatılmak istenmiştir, neler anlaşılabilir bu cümleyle? İncelenmeye değse gerek..

“Çok kupa kazandım ama…”başlangıcını, onlar önemli sayılmasalar da olur, onları konuşmasak da olur.. gibi anlamaları o çocukların, nasıl engellenecek? O “çok” sıfatı da bir ucuzluk çağrıştırmıyor mu burada? Topçuluk hayatının 31. Yaşını kutlayacak bir futbolcu bugün “çok” diyorsa, daha ne kadar “çok” kupalarda gözü olacak? Hem de bu ülkedeki kupa sayısı belli iken ve oynadığı takımın yakınlarda bir Avrupa planı yokken..

“En güzeli Fenerbahçe stadında kaldırdığımız kupaydı.”

Yeni neslimizin şikayetçi olacağımız yegane özelliği şudur: Soru sormamak. Duyduklarını anlamak için açıcı yahut pekiştirici cevaplar alabileceği sorular sormamak.. GS akademisi gençleri de dahil bu tanıma.

O kupayı almamış olsa idiniz, karşımıza bir hayal kırıklığı abidesi gibi mi gelecektiniz?

Böyle bir soru mesela.. Ya da kupalar birbirine benzerken, o kupayı sizin nezdinizde farklı kılan ne idi gibi bir soru..

Ne olmuştu da siz o kupayı kaldırmıştınız? Son günlerde devletin mücadele ettiği o terör teşkilatının bir katkısı söz konusu olabilir mi? Gibi sorular, cevabı peşin ve nakit olarak hayır olsa da, sorulmasında ne mahzur olabilirki? Hatta GS akademilli o gençleri hayatın münazarasına daha iyi hazırlardı, da denilebilir.

Bilmeyiz Selçuk İnan bey o kupaya gelinen yolda, ünlü Terim hocalarının yenildikleri bir maçı basıp, sahaya top vurduğunu ve bu eyleminin hakeme bir baskı olmadı  muamelesi gördüğünü yaşadıklarını da anlatmış mıdır o çocuklara?

O kupadan once, sahasında kupa kaldırdıkları Fenerbahçe’ye, bugün tüm boyutlarıyla açığa çıkan terör örgütünce 3 Temmuz’da kumpas kurulduğunu da anlatmış mıdır? Yöneticilerinin hapishanelere, taraftarlarının polisce isyana,  yazarları sayılanların(!) o kupayı aman bu gece mutlaka alın tezahüratına sokulduğundan da bahsetmiş midir acaba?

Fenerbahçe stadında kaldırılan bir kupa, alınmış diğer kupalardan özellikle farklı kılınıyorsa o günleri yaşamış bir futbolcu tarafından, muhaliflerinin de bu anlatımın altında başka maksatlar aramak hakları doğar. Artık kimin aklına hangi ihtimal gelirse…

Gelelim son kelimelere..

“Kaldırdığımız kupaydı.”

İlk duyulduğunda bir olumluluk çağrıştırması mümkün mü? Önceki kupalar kazanılan, bu kaldırılan.. Özellikle mi seçildi bu kelime? Güç böyle mi vurgulanıyor?

Dağa kaldırılan, dağa kaldırıldı gibi eylemlere edebiyatında yabancı olmayan bir ırkın ahvadıyız da..

Futbolcu olmasaydım, işletmeci olurdum diyen Selçuk İnan bey, GS akademisindeki gençlerle bu sohbetinde farkında olmadan bir “işletme” yapıyor olmasın? 

İlla bir ilgisi olsun iddiasında değiliz ama, bu sayfada tescillenmiş bir fıkrayı şimdi bir daha yazmamızın yeridir, diyoruz.

Müzeyi gezer iki çocuk. Ünlü Venüs heykelini gördükerinde oğlan diyorki: 

- Aaa! Giyinik olmayan bir kadın.

Yanındaki küçük kızın cevabı tam kitaplıktır.

- Akıllım, kollarını koparmasalardı, onu böyle soyabilirler miydi?

O  BİR KÜÇÜK  “İSMET”Tİ

İsmet Sezgin ölmüş!

AKP iktidarına yakın siteler haberi “İsmet Ağabeyimiz vefat etti” cümlesiyle duyurmaya başlayınca.. Biz de yazalım dedik..

Onu en iyi anlatan olay, rahmetli Eşref Bitlis paşa ve arkadaşlarının şehadetine sebep olan helikopterin düşmesidir.

Olayı duyduğumda görüntülü medyadan yani televizyondan takip etmeye çalıştım.

Olay yeri inceleme ekiplerimiz olay yerine varmadan daha, mikrofonlar kameraların karşısına geçmiş Demirel’e tutuluyordu.

“Bu bir kazadır!”

Bu cümlesinin sonrasında “Binaenaleyh kimse arkasında bir şey aramasın” da dedimi, bilmem. O görüntüler tv’lerin arşivlerinde duruyordur, başlarına bir hal gelmemişse eğer.

Üzüntülerini belirtmeyi, olayın bir kaza olduğu vurgulamasına bağlamasını Demirel’in, o gün pek anladığımı söyleyemem. Olay yerine ilgili ekipler ulaşmamışken üstelik. Helikopterin düşmesinin kaza olduğu bir Demirel’e mi malum olmuştu?

Psikiyatr ilmiyle uğraşanlar o Demirel görüntülerine bir bakarlarsa, o gün aklıma düşen, bir şey mi saklanıyor şüphesi doğrulanacaktır sanıyorum. Olaydan sonra onca yazılan, çizilen ve çözülmeye çalışılan komplo teorileri de bu kanaatimi güçlendirmişti.

İsmet Sezgin bu olayın neresinde idi?

İlgili bakan olmasına ragmen, o hiç konuşulmamıştı. Ta ki yakın bir zamanda kendi konuştu da bir ilgi kurmaya çalıştı meraklılar.

Helikopter kazasının üstünden çok yıl geçmiş, açılan davalar düşmüş, dosyalar kapatılmıştı. Sanıyorum işte o günlerde merhum İsmet Sezgin konuşmuştu.

“O helikopterde ben de olacaktım. Planlama böyle idi. Fakat o sabah bir mazeretim oldu, ben yerde kaldım!”

O kazadan hemen sonra ilgili bakan olarak İsmet Sezgin neden bu dediklerini konuşmamıştı, yahut konuşturulmamıştı. Hep aklıma takılmıştır.

Devlet durup dururken cinayet işlemez diyen Demirel günlerinin ünlü bakanının, Refahyol’a evet demeyen sekiz kişiden biri olduğunu biz de unutmadık ama, böyle bilinmesinde de bir mahsur yoktur.

Yani kendisi söylemese idi, nerden bilecektik onca yıl daha ömrü olduğunu..

İsmet Sezgin ölmüş. Dostlarının ve sevenlerinin başı sağolsun.

27 Mayıs’tan tam üç ay sonra yayınlanan bu CHP karikatürü, onların mizah anlayışlarının, espri kaabiliyetlerinin “iyi” olduğunun belgesi sayabilirsiniz.

İdam Mahkemelerinin faaliyete geçmesine bir buçuk ay varken, CHP’liler ne istediklerini ve ihtilal yaptırmaktan amaçlarının ne olduğunu böyle anlatmışlardı.

CHP’lilerin o günlerde parola gibi kullandıkları “Asmalı kahve de mi idin?”, “Asmalı kahveye gitmiştim” konuşmaları ise idamları yaptıracaklarının kanıtıydı...

İhanetin çocuklarının Pensilvanya’larda eğlenip durmaları, “idam” isteyicilerimizin kimyalarına ve bir incelik peşinde olmamalarına gönderme olmasın sakın? Yani acaba diyorum...

GÜL’EN ABDULLAH BEY

Okuyanların, nerden icabettiğini anlayamadık, dediği bir uydurulmuş haber bizim de dikkatimizi çekti.

Makamda oturan bir Abdullah Gül, bir mizah dergisinin (Leman) karikatürlerine gülüyordu.

Soyadından dolayı değildir mutlaka o pozu sayın Abdullah Gül’ün. Mutlaka gülebileceği bir mizah olayı görmüş olmalı orada.

Bizim üzüntümüz ise, AKP’liler adınadır. Bir Abdullah Gül’lerini güldürebilme işini solcu dergilerimize bırakmışlar da, biz bu işi niye yapamadık, sorgusuna sokmamışlar kendilerini.

Onca yıl başka ne yapmış olabilirler?