Deniz kıyısında eğilip
bir taş aldım avucuma,
sanki kadim bir zamanın,
nabzı atıyordu içinde…

Kimi taş sustu,
ipek gibi kaydı parmaklarımdan—
çok şey görmüş,
çok şey affetmişti belli ki…

Kimi taş ise bağırıyordu,
köşeleri kanatıyordu tenimi…
Daha yeni kopmuştu bütünden,
kırılmanın sıcaklığı geçmemişti belli ki…

İnsan da böyle kırılır bazen;
bir ihanetle,
bir gidişle,
adı konmamış bir eksilmeyle…

Ruhu çatlar,
öfke sızar aralıklardan…
“Yaklaşma,” der,
“Henüz toparlayamadım kendimi…”

O sertlik/öfke bir silah değil,
bir sargıdır aslında…
Canı yananın dili sivridir,
çünkü bazen suskunlukta öldürür.

Ama dalgalar sabırlıdır.
Her gün aynı şarkıyı söylerler taşa:
“Buradayım.
Kaçamazsın ama iyileşebilirsin.”

Zaman vurur,
hayat döver,
acı eğitir.

Ve bir gün,
keskin öfke yerini idrake bırakır.
İnsan kavgayı terk eder dünyayla,
akıntıya direnmez artık.

Olgunluk,
acıdan kaçmak değil,
acının seni şekillendirmesine
izin verecek kadar cesur olmaktır.

Bugün can yakan insanlar,
yola henüz çıkmamış olanlardır.
Dokununca huzur verenlerse
dalgaların dilini öğrenmiş olanlar.

Köşesiz olmak zayıflık değil,
çok kez yıkılıp
dağılmamayı başarmaktır.

Ve en büyük erdem şudur belki:
Artık kimsenin canını yakmamaktır.