Tarihin yeni bir evresindeyiz. Bu evre bütünüyle kuralsızlık ve karmaşa. Dünyayı kasıp kavuran, tersyüz eden, insanların başını döndüren, hâlden hâle sokan, düşünmelerine fırsat vermeyen bir dönem. Belki de insanın şaşkınlıktan nasıl bir yön tayin edeceğini bile bırakın seçme özgürlüğünü tahmin edemeyen bir karmaşa.
Şeytanların şeytanlarla dansı. Dünya sahnesinin tamamını bir oyun alanına çeviren hemen herkesin, her kesimin birbirine girdiği, patırtılı, şamatalı bir oyun ve oyalanış sahnesi. Aktörlerin kanlarla beslendiği, su yerine kan içtiği, zifiri petrollere bulandığı sınır tanımazlığındaki bir âlem. Âlem olmanın ötesinde hatta şeytanların yurdu.
Bir cehennem senaryosu ancak bu kadar açık ve belirgin oluşturulabilirdi. Çemberin yayı nereye doğru kavis çizecek, kimi içine alacak bu bir bilinmezlik. Aslında bilinen bir bilirlik.
Öncelikle İslâm’ın bertarafı. Bunu kendisi doğrudan mı yapacak yoksa Müslümanların kendi arasındakilerle mi? Sorulardan bir soru. Kendi insanına kıyamayan gibi görünen bu kaos cellatlarının nerede, ne zaman, ne yapacağı kestirilemez.
Hangi halk kendi özgür iradesiyle kendisini yönetecek? Bu sorunun bir anlamı var mı? Demokrasi büyüsü de onların bir oyun seçkisi veya tarzı. Kurallarını oluşturan, belirleyen sonra da yakıştıran bir demokrasi tarzı. Sana ancak bu uyar, bu yakışır dercesine sahneye sürülen piyon yöneticiler. Onlar ki hâllerinden memnun olanlardan razılar. Yeter ki köşklerinin tahtlarında saltanat sürsünler, olabildiğince yaşasınlar. Halklar mı, onlar nasılsa bu büyülü oyun sahnesinde idare edilebilirler. Büyü seansları her dem için yedekte durur.
Oyunun bir yerinde, bir bölgesinde bir karmaşa oluşturulur, bütün yüzler, çehreler oraya yönelir, asıl yerde ne olur ne biter farkında bile olunamaz. Olması gereken olur. Ortalık durulmak bilmez hiçbir zaman. Bu oyunun kuralı böyle.
Uzun ömürlü kralların, sultanların, demokrasi oyununun aktörlerinin zamanı kimin elinde? Nereye kadar sürecekse bilen de, kuralı belirleyen de o veya onlar.
Şeytanların kuralı mı, ölçüsü ve sınırı mı olur?
İnsanlığın odağı olan, medeniyetlerin oluş merkezinin ruhu yerle bir edilirken Müslümansız bir dünya tasavvuru asıl hedef. Direniş gösteren bir avuç bu oyuna bir çomak soktu da dünyada bir uyanış başladı. Venezuela deneyimi bir oyun karışıklığı, bir homurdanışa neden. Grönland adası ise bir başkası. Karmaşa ve kaos sahnesinde hırıltılı sesler yükselince bir duraksama gerekirdi. Şimdilik öyle, oyalanma süreci.
Asıl dert Müslümanlarda, Müslümanların başsızlığında, idaresizliğinde, görevlerinin sadece figüranlık tercihinde. Ne oyun kurma becerisinin peşinde ne oyun bozan zekâ belirtilerinde. Kendinden de yoksun. O şeytan ki kırbacını sallayınca anında pusan, susan, sinen yığınlardan.
Bu öyle bir oyun ki; figüranlarının neyi nasıl konuşacaklarını, tercihlerini bile belirler. Müslüman halkları, kesimleri türlü nedenlerle birbirine düşman eder. Çağın oynak figür başısı onları ateş çemberinin içinde oynatadurur. Onlar da bu oyunun sahicileriymiş gibi birbirleriyle didişirler. Keyifle oyunun nereye evrileceğinin bilincinde, ne zaman nasıl bir hamlede bulunacağının hesabını yapar.
Onlara sözcülük eden o taife görevini hakkıyla yerine getirir. Fitne kazanı öyle kaynar ki, kaynayan bulgur kazanının köpürüşlerini bile geçer. Fitne kazanı bir Şii camisine bir cuma günü namaz anında bir bomba patlatır. Bir başka el de Sünni camisini havaya uçurur. Ölenler namaz anında secdede iken parçalanır. Bu ölen insan, bir Müslüman, bu ölenler aynı yöne secdede ve niyazda. Dünyanın bir diğer ucundaki bir Müslüman karşıt mezhebin ölülerine sevinç duyar. Nefret kazanı kaynayadurur da kalplerin kan deveranı hızlanır, o kendinden uzaklaştırır. Birbirleri için oturup ağıt yakmayı bile bilmezler ya da becermezler.
Yeni çağın oyun kurucuları son an için zamanını kollar sadece.