Önce Çiller gitti bir fiyaka ile. Ayağına botları geçirip objektiflere pür tebessüm poz vererek. Gazeteciler; " ooo, kalem topuklu hanımefendi bu ne fedakârlık" gibisinden sorular sordular.

O da, oğlu Mert in botlarını giyerek bu sefere katıldığını aktardı.

İşin içine evlat botu katılınca millet, iyice duygusallaştı.

Ne kadın, dediler.

Onca işin gücün arasında Güneydoğu ya bile gitti.

Şık tayyörleri altına bot bile giydi.

Çözerse, Çiller çözer şu kanlı doğu meselesini diye bir umut, bir bekleyiş.

Sonra tükeniş.

Ankara nın mermer ve beton salonları; insan sesini, nefesini, bakışını, yüreğini sızdıramayacak kadar katı idi.

Çözülemedi Güneydoğu nun makûs talihi.

Abdullah Gül de Cumhurbaşkanı olur olmaz sanki farklı bir ülkeye gider gibi iddialı bir Güneydoğu gezisi düzenledi.

Askerle kışlada kaldı.

Yahu çocuklar hiç tasalanmayın bir cumhurbaşkanı, işte size bu kadar yakın dedi.

Askerlerimizin tasalanma lüksü yoktu.

Haftasına hain pusu, Gül ün gül dağıttığı bölüğü vurdu.

Gül goncası fidanlarımız kırıldı.

Emperyalistler fena halde dalga geçmişlerdi.

Sonra hükümet üyeleri, Kürt kadınlara bir nazire olsun diye kapalı eşlerini alıp gittiler.

Bakın bizler ne kadar size benziyoruz yürüyüşleri düzenlediler.

CHP nin seçimlerde beyaz başörtüsü dağıttığı dedikoduları çıktı.

Şimdi de başbakan, milyar dolarlık yatırım müjdeleri vermekte.

Keşke gerçekleşse.

Vurulan dağlarda ölenin her yakını için, kin denizi biraz daha büyümekte.

Biraz daha artmakta öfke.

Yüzlerce yıl silinmeyecek kan davalarına imza atılacağına, daha insanca bir bakışa ne kadar muhtaç Güneydoğu.

Geçmişte yoktu böyle kavgalar.

Emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin, çetelerin rantı için süren, bir türlü bitirilmek istenmeyen bu savaş; gelecek nesillere bırakılacak en kötü miras.

Geçen hafta Zürich te tanıyorum Bukle yi.

Konferansımı dinlemeye gelmiş.

Çay sohbetimize çekinerek katıldı.

Sanki farklı iki halk olmuşuz.

Oysa aramızda ne kadar kuvvetli bağlarımız var.

Bukle ellisinde.

On beşinde evlenmiş.

Otuz beşinde anne olmuş.

Üç aylık evli iken hapse giren eşi, on yedi yıl sonra çıkmış.

Suçunu sordum, siyasi dedi. Slogan atmış. Daha fazla üstelemedim.

Şimdi çocukları ufak.

Çektiği onca acılı yılı, yaşanmamış gençliği, dahası acıya fazlası ile bulanmış hayatını düşünüyor; dalıp dalıp.

Hiçbir İslami bilgisi yok. Elif i tanımıyor. Çocuklarına da anlatamamış.

İki arada kaldıklarını hiç unutamıyor.

Birilerinin gelip, " siz devletçisiniz" diye tehdit ettiklerini

Kocası ile yatarken askerin kapıyı kırıp içeri girdiğinde, üzerine alacak bir örtü bulamadığında; yaşadığı utancı.

Can havli ile yanı başlarında mayaladığı sütün üzerindeki sofra bezini çektiğinde; etrafa saçılan yoğurdun kovasına sarılıp, onun arkasına saklanmak için nasıl mücadele ettiğini.

Sanki dünmüş gibi yüzü kızarıyor Bukle nin.

Onca erkek arasında çıplak kalışını hiç affedemiyor.

Kapıyı çalsalardı, giyinse idim, canımı alsalardı diyor.

Bu kadar zor mu insanca bakış.

Saygıyla, merhametle, edeple davranış; bu kadar mı imkânsız

Bir insana utancı yaşatış, unutulacak mı yüzyıllarca