Başbakanımız Binali Yıldırım bey bulduğu kürsü fırsatlarında, partisini, FETÖ’cülerle ilişkilendirenlere “Bu partide FETÖ’cüler barınamaz” konferansları verirken, hükumetinin icraatlarını da anlatmaktan geri durmaz, biliriz!

Girişimizin “parti” kısmını sonraya bırakarak, hemen hükumet icraatı kısmından başlamak istiyoruz, takıldığımız noktaları yazmamıza..

“Çanakkale Boğazı’na köprü yapacağız!”

Uçak yolculuklarının kadrolusu gazetecilerin yazıp çizdiği gazetelerde müjde diye duyurulan bu icraat haberinin bir de “acı cümle” tarafı var.

Başbakan Binali Yıldırım bey, yapacakları köprü inşaatının önemini vurgulamak için olsa gerek, ya da Davutoğlu’nu çok aştı havalarının basıncıyla, bir cümle daha etmiş mübarek ağzıyla. Bizim, acı cümle dediğimizi..

“Çanakkale geçilmez sözü tarihte kaldı. Çanakkale geçilir, her türlü geçilir.”

Canlı mücadele yaptıklarına inandığımız FETÖbaşı’nın, bağlılarına, Haçlı sefercilerinden korkmayın, demesini çağrıştıran ve bize yumruklarımızı duvarlarda kırdıran bu sözleri duymak, bu ülke insanlarının hakettiklerinden değildir.

Danışmanlar “yaver” aklama peşindeyse, bari biz hatırlatalım istedik, kutsal insanlarımıza da, alkışcısı partililerine de..

“Çanakkale Geçilmez”in bu ülke insanlarının geçmişinin, geleceğinin ve hayallerinin kapsama alanının haritası olduğunu niye bilmiyorlar, yahut unutuyorlar?

27 Mayıs’tan sonra gelen Çanakkale gününe “Kadeş vapuru rezaleti” lekesini çalan ihtilalci CHP’li kafalarına, Gelibolu yarımadasında “Şafak ayini’yle dank dank vuran Anzak torunları, “Çanakkale Geçilmez”i onlara dahi sahiplendirmişken, neler duyuyoruz şimdi?

Kırk köprü de yapsa kırk başbakan, göğsümüzü kabartan “Çanakkale Geçilmez” imanımıza bırakın sarsılma, en ufak bir kımıldatma dahi yaptıramayacaktır.

Diyelim ve sözü 11 Temmuz 1936 tarihli bir mecmuanın kapak resmine getirelim.

Lozan’ı tartışan Cumhurbaşkanı’mızdır. Başbakanımız da Çanakkale’ye geçilecek köprüler vaad etmekte..

Tarihcilerimiz nerede? İktidara geldiklerinde 10 yaşında olan çocuklardan hiçbiri mi tarihci olarak yetiştirilmeye layık görülmedi, yahut FETÖ kurbanı olmalarına mı göz yumuldu onca yıl, onaltınca yıl..

“Haaa, demek ki yıkılıp kurulan devletler arasında ‘süreklilik’ varmış ve ‘biz Osmanlı’yı reddettik, tanımıyoruz’ demekle iş bitmiyormuş!

Kabul etmeseydik ne olurdu?

İngilizler İstanbul’dan çıkmazlardı. Boğazlar ayrı bir yönetim altında kalırdı.

Bizzat Atatürk’ün ifade ettiği gibi Yunan ordusundan sonra bir de ingiliz ordusuyla yeniden savaşacak halimiz olmadığı için bu sefer de bunu kabullenmek zorunda kalırdık. (İstanbul bize geri döndü ama 1936 yılına kadar oraya asker sokamadık! Bu da büyük zafer diye yutturulan skandallardan biridir.)”

Sabah Gazetesi’nin yazarı Engin Ardıç’ın 21 Şubat 2015 Cumartesi tarihli ve “Kolay olsaydı Atatürk yapardı”, başlıklı yazısının birazı, Çanakkale’li dergi kapağıyla ilgilidir diye buraya kondu. İçindeki tarihe dikkat çekmek istediğimiz de bilinsin.

1936’dır o zamanların tarihi.

Bugün ise 2016 yılını yaşıyoruz. 

Başbakan Binali Yıldırım bey’in “Bu partide FETÖ’cüler barınamaz” dediği günlerin de içinde bulunduğu 2016 yılını..

Niçin barınamazmış, neden barınamazmış, nasıl barınamazmış? Sorularına cevap bulmak, gazete köşecilerine düşmüş. Bedavadan yazı konusu çıktı hem.

Diyorlarki: “Mürteci” damgası yememek için.. Kim yerse artık. Devamında ise yazılarının, suçlanacak parti CHP geleneği..

“CHP’deki FETÖ’cü sayısı, AK Parti’de vehmettiklerinin en az 10 katıdır.”

Bir başka yerde 10 kat fazla olmaları, orada tek kat olmalarını meşru saydıracak sanki.

“Bu partide FETÖ’cüler barınamaz” demesini, “Biz buna müsaade etmeyiz” şeklinde anlayan gazete köşecileri, evet aynı zamanda, diye sürdürdükleri yazılarını, dağların yüksek, denizlerin mavi olduğunu demiş olmakla da süsleyebilirlerdi.

Halbuki sayın Başbakan Binali Yıldırım bey’e sorulacak soru tektir.

Partinizi FETÖ’cüler barınamaz, yapıyorsunuz da, neden ülkemizi FETÖ’cüler barınamaz yapmadınız?

Onların, ülkemizde olmaları, partinizde olmalarından daha mı az rahatsız ediyordu sizleri?

Yoksa, burada olmayın, ne isterseniz verelim mi demişti yetkilileriniz?

Sayın Başbakan’ın “Bu partide FETÖ’cüler barınamaz” demesi çok çok önemlidir.

Ülkemize de “parti” gibi mi bakmalıdır hükumet, konusunu neden hemen ve şimdi tartışmaya açmadı kalemşorlar, biz bilemeyiz.

Sayın Başbakan’ı mı anlamakta zorlanıyorlar acaba?

NEZAKETSE, YERİ BURASI DAGİL

“İlk yazdığım yazılarda bir uluslararası odağın, AK Parti ve Hizmet hareketi gibi iki büyük yapıyı birbirine vuruşturarak, her türlü sonuçta islami gelişmelere darbe vurmayı hedeflediğini yazdım.

Eğer benim gösterdiğim hassasiyet kadar o yapının her kademedeki insanı da hassasiyet gösterseydi, bugün başlarına gelen gelmezdi.”

Bu kanaat itirafı, yazar Ahmet Taşgetiren üstada ait. (Star Gazetesi, 25 Ekim 2016 Salı, “Şu sürüneceksin hikayesi” başlıklı yazı)

Olayın başlangıcı CHP’li Bekaroğlu’nun, Silivri cezaevindeki yazar Ali Bulaç’ı ziyaretidir. Ona, Ali Bulaç’ın “Neden Ahmet Taşgetiren gibi olmadın” sorusuna mahatap olduğunu söylemesidir.

Sonrasında ise Pensilvanya’dan gelen bir kayıt vardır internet sahasında. Ali Bulaç’a isim olarak söylenen, video kaydına “Göbekli adam” tanımıyla girmiştir.

Elbette, bizde de “Savunan adam” yazısıyla ünlenen Ahmet Taşgetiren ustamız, kendisine Pensilvanya’larda “Göbekli adam” denmesinden alınmamıştır. Burayı geçiyoruz.

İtirazımızı ve tartışmak istediğimiz noktaları yazımızın başına koyduk. Şaşkınlığımızın kaynağı Ahmet taşgetiren üstadın o dedikleridir.

Bir usta gazetecinin AK parti hareketine “büyük yapı” demesini herkes hoş görebilir ve anlayabilir. Lakin, İslami gelişmelere darbe vurmak, vurdurmak için kurulduğu tescilli bir harekete de “hala” “büyük yapı” demesinin normal izahı olamaz!

Üstelik, bendeki bu hassasiyetten, o yapının her kademesinde de olsaydı, diyor inatla.

“Eminim ona, bir mü’mine küfur isnadının… hesabı da sorulur” cümlesindeki mevki, makam ve din (aslı rahmetli Hoca’mızın “patates” dediğidir) isnadını da ne anlayabildik, ne de yakıştırabildik Ahmet Taşgetiren üstad’a..

Bir zamanlar medya organlarının elemanları olan Ali Bulaç ve Ahmet Taşgetiren üstünden bağlılarına eğitim vermeye çalışan FETÖbaşı’na, çamur atma noktasına geldi, deyip geçmek neyin ifadesidir?

Millete kurşun atmasını gölgeletmeyi bu ülkede hiç bir “adam”a yakıştırmayız.

Milletvekili Bekaroğlu’nu, olanı biteni doğru nakletmiş midir, sorgulamasından dahi geri durmayan Taşgetiren üstadımıza hele…

Bilmedikleri heybemizdedir

FETÖbaşı’nın iadesini temin için yeni belgelerle ABD’ye giden Adalet Bakanı’mızdan medyaya yansıyan bilgilendirme cümlelerinden biri de şöyle idi.

“Eğer verilmezse, Türk-ABD ilişkileri çok kötü etkilenir.”

Bir etkinin olacağı açık. Lakin kötü etkilendiğinde ne olur, sorusuna cevap önemlidir.

Sayın Adalet Bakanı’mızın bu sert çıkışı, ABD’lilerin kalbine salmak istediği bu acaba korkusu tavrı, bize, bizden birini hatırlattı.

Nasreddin Hoca’mızı..

Hani pazar yerinde heybesini kaybettiğinde herkesten fazla çıkarmıştı ya sesini.

“Heybemi bulun! Yoksa yapacağımı ben bilirim!”

Nasreddin Hoca bu. Gücü ve ünü kaç memleket tuttu, bilinmez.. Heybesi bulunmazsa ne yapacağı da..

Aranır, taranır, bulunur Nasreddin Hoca’nın heybesi.. Buyur Hoca’m denir.

Akıllarda cevabı aranan bir soru vardır fakat.

“Heybenizi bulmasa idik, ne yapacaktınız?”

O andaki Hoca gülümsemesi ve cevabı, bugün herkesin bildiklerindendir.

“Evdeki kilimden bir heybe daha yapacaktım!”

Lakin fıkra olsun, gelecek nesillere kalsın diye bu söylediği değildir Nasreddin Hoca’nın “Yoksa ben yapacağımı bilirim” heybetlenmesindeki kastı.

Heybesi bulunmadığında gerçekte yapacağının ne olacağını söylese idi Nasreddin Hoca’mız, gelecek zamanlara sakladığı o gücü ayağa düşmez mi idi? Nasreddin Hoca’lığı tartışılmaz mı idi? Bir başka zaman, bir başka eşyasının kaybolma ihtimali de ötesidir fıkranın.

Sayın Adalet Bakanı’mızı, biz sizi Nasreddin Hoca’nızdan beri tanıyoruz bilmişliğiyle dinlemişse, dinliyorsa ABD’liler ve hatta ilişkimizi bir de böyle test edelim merakına düşmüşlerse..

Yapılacak tek işimiz, görevimiz vardır artık. Nasreddin Hoca’mızın ifşasına rağmen içimizde sakladığımız o “bildiğimizi” ortaya çıkarmak, icraya koymak..

Gerçi bir ara açıklamıştık, Kıbrıs harekatımız sırasında rahmetli Erbakan Hoca’mızın ağzından.

Biz unutmadık. Adalet Bakanı’mıza öyle dedirten hükumet de unutmamıştır, umarız!