Her devrin kendine göre modaları var. Bunların büyük bir kısmı günlük hayatımıza girdiği, duygu ve düşünce tarzından ev eşyasına ve giyim kuşama kadar her şeyimizi şekillendirdiği için, çoğu zaman bize oldukça tabii görünür. Halbuki başkalarına göre düşünce tarzını benimsemeyi, giyim-kuşam ve ev eşyasını değiştirmeyi tabii karşılamak insanın yapısına aykırıdır.

Şahsiyet diye bir şey var çünkü. Ama çoğu zaman böyle olmuyor; herkes bu değişikliği çoğu zaman zarurî görüyor. Hayatın dış yüzündeki şeklî değişikliği, kültür hayatındaki yenilik gösterilerini, bütün köklü değişiklik özlemleri için önleyici tedbirler olarak görenler de yok değildir. Bu da "idare-i maslahat" politikası oluyor.

Devirlerin, dönemlerin özelliğine göre dil de değişiyor. Kelimeler o güne kadar bilinmeyen, hatta kimsenin aklının ucundan geçmeyen anlamlar kazanıyor. Tanzimat döneminde "efkâr-ı umûmiye" sözünün matbuat için nasıl bir önem ifade ettiği dikkate değer bir husus. Bunu meydana getirmek ve kendi istikametlerinde yönlendirebilmek için Şinasi nin Tercüman-ı Ahvâl ile ne "tercüman"lıklara giriştiğini hakkıyla bilen, değerlendirebilen çok azdır. Jön Türkler için, Hürriyet, Adalet, Müsâvat ve Uhuvvet kelimelerinin ne tür bir ihtilal sloganı olarak gazete sayfalarından meydan yerlerine doğru akıp gittiğini, bunları isteyenlerin onları vaat edenler tarafından öldürüldüğünü İttihatçılara ait hatıralardan öğreniyoruz.

Bazı kelimelerin kullanılışındaki kasıt, bazen manaları alt üst edebiliyor. İrtica kavramının baştan beri kullanılışında böyle bir saptırma görüyoruz. Çanakkale Savaşı nda Müttefiklerin bize hücumunu Avrupalıya yakıştıramayan Mehmet Âkif e karşılık onları mazur göstermeye çalışanlar, bu saldırganlarla vatanını müdafaa eden iki tarafı bir biriyle eşit göstermek için bu çarpışmaya "centilmenlik savaşı" derler.

İttihatçılardan devrimcilere

Meşrutiyet ten sonra İttihatçıların yaptıkları propagandaları, kısır çekişmelerle halkı ne tür badirelere soktuklarını Refik Halit Karay, Aldanma İnanma Kanma adlı kitabındaki bir seri yazısında çarpıcı yanlarıyla sergiler. Buna rağmen, kısır çekişmeler sonraki dönemlerde de devam eder.

27 Mayıs döneminde de 50 yıl öncesine benzeyen tarzda halkın kandırıldığını görüyoruz. DP nin muhalifi olan CHP lilerin halkı ve gençliği tahrik edip sokağa dökerek Ordu müdahalesini gerekli göstermek için söylemedikleri yalan bırakmadığını görüyoruz: Kıyma makinelerinde öldürülen üniversite gençliğinin etleri kıyılarak Sarayburnu ndan denize atıldığı yalanı uyduruldu. Yassıada Mahkemeleri nde çok ağır suçlamalarla yargılanan DP nin mahkemede bu iftiralara muhatap olmadığını o zaman gördük.

İnsanlar ancak inandığı, söylediklerine güvendiği kişiler tarafından aldatılabilir. Aldatanın da tek vasıtası vardır: Tenkit ve vaad... Yani söz, yani kelimeler... Her politikacının vazgeçemeyeceği, onsuz sokağa çıkamayacağı büyülü kelimeler...

Yalnız politikacılar değil, bazen fikir adamları da bu büyülü kelimelere muhtaç sayarlar kendilerini. Başka türlü derdini anlatması, dinleyecek, alâka duyacak insan kalabalığı bulabilmesi mümkün olmayabilir. O zaman büyülü kelimelere başvururlar. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki "inkılâp" kavramı gibi, 1960 sonrasında "sosyalizm" kelimesi de her kapıyı açan bir anahtara dönüşmüştü. Önüne gelenin inkılâp ve sosyalizmden bahsettiği bir toplumda artık bunların herkese ait olduğu zehabı yayılmaya başlamıştı.

Bazı Müslüman düşünürler bile bu büyülü kelimeler aracılığıyla bir şeyler anlatmaya, yeni yetişen gençliğe İslam dan söz etmeye çalıştılar. Nureddin Topçu nun 1960 dan sonra ortaya attığı cemaatçilik kavramını andıran "İslamî Sosyalizm" sözünün arkasında böyle bir "iyi niyet" yatıyordu sanıyorum. Fakat zamanla, Sosyalizmle İslam ın cemaat şuuru arasında benzerlik ve paralellik kurma çabası önemsenmedi, bu deyimin arkasındaki niyeti unutanlar görüldü. Bir kısım Arap düşünürlerinin gerçekten bununla çok başka bir anlayışı geliştirmeye çalıştıklarım farkedenler de Sosyalizm den büsbütün uzaklaştılar.

Bir zamanlar Türkçülük, daha sonra Milliyetçilik ve Mukaddesatçılık şirin görünen kelimelerdi. Daha sonra kadro, diyalektik ve aksiyon kelimeleri heyecanlandırır oldu Müslümanları. Ardından ilmî metotlarla İslam ı anlatmak, ilmin ışığında hayatı tahlil ediyorum diyerek İslamî yorumlar getirmek çabası görülmeye başlandı. Böylece ilmî olmak, bilimsel kimliklerde ortaya çıkmak başlıca meseleler arasına girdi. Sonra da siyasî faaliyetlerin desteğinde, onların estirdiği müsamaha atmosferinde İslamî yaşayış ve düşünüş modelleri tartışılmaya başlandı.

Bütün bunlar bir ölçüde İslamî düşüncenin geçirdiği merhaleleri gösterir ve görünüşte fazla bir yozlaşmaya yol açmaz. Bugün belli bir olgunluk yaşına ulaşan Müslümanların çoğu, gençliğinden bu yana sözünü ettiğimiz merhaleleri geçerek bugünkü şuura ermiş ve büyülü kelimelerin yardımına sığınmadan İslam ı benimser ve bunun gereklerini yaşar hale gelmiştir. Bu durum o merhaleleri inkâra sebep olmadığı gibi, o dönemlerin şuur ve idrak seviyesine takılıp kalmayı da haklı göstermez...

Eşyanın hakikatı

Şimdi devrim sarasını atlatmış, sosyalizm modasını geçmiş ve anarşi sayesinde kavgacı bir toplum haline gelmişiz. Artık çoğu gencin kafasında, yönü ve hedefi belirsiz saldırgan düşünceler var. Birbirlerine insanî duyguyla bağlı olan, akrabalık ve dostluk bağları dışında iyilik besleyen ve iyi gözle bakan insanların sayısı gün geçtikçe azalıyor. Hayatımızın ve kültürümüzün her alanında şiddet yaygınlaşıyor.

Toplumun geçirdiği badireler, kültür ve sanat hayatını da benzeri çıkmazlara sokmaktadır. Toplumu büyülü kelimelerle şirazesinden çıkaranların yanı başındaki sanatçılar da görmezlikten gelinemez. Hatta onların işini kolaylaştıran, batıcı bir tarzda yol göstermeye kalkanların başında sanat ve edebiyat adamları gelir. Edebî türleri politik görüşlerini sergileyebilecekleri bir tür panayır haline sokanlar onlardır çünkü.

Batılı kurumları yerleştirebilmek için, bütün yerli ve millî unsurları eleştirerek yıpratanlar, toplumun en masum ve savunmasız kesimlerini kara mizaha konu edinenler, kendi toplumlarına yabancılaşmış sanatçılardır. Bunların da dostu-düşmanı hayran bırakan büyülü kelimeleri, eleştiri ve mizahtır. Bu kelimeleri duyan pes der...

Bizim meselemiz insandır, onu düşürülebileceği tuzaklardan kurtarmaktır. Bu da ölmekle, öldürmekle değil, dirilmek ve diriltmekle, eleştirip alay etmekle değil, istek ve kabiliyetleri canlandırmakla gerçekleşebilecek hususlardandır. Buysa, iyi örnekler, güzel sözler ve insanda iyi duygular uyandıracak eserlerle olur.

Büyülü kelimelerle isimiz yok, kimseyi kandırmıyoruz. Kandırmayı da düşünmüyoruz. O yüzden yanılsamaya, mistifikasyona ihtiyacı yoktur Müslümanların... "Eşyanın hakikatini göster Ya Rabbi!" diye dua eden ve yalandan, aldatıcılardan nefret eden bir Peygamberin ümmetinin büyülü kelimelere dikkat edeceğinden emin olmalıyız. Bu çok önemli ve kurtarıcı bir şuurdur

Bir şeyin hükmü neyse, ne yapılması gerekiyorsa onun etrafında toplanmak ve öyle hareket etmek gerekir. Ötesi sorumluluk gerektiren hevesler ve isteklerdir. Ateşle oynamaktan daha da tehlikelidir.

Büyülü kelimelerin gücü, gerçekten de ateşten daha tehlikelidir. Anlam kaymaları ve belirsizliklerle kimin ne söylediği anlaşılmaz. Dost ve düşman birbirine karıştırılır ve olan topluma, onun kültürüne olur...