Adına lodos dediler.
Gemi seferlerini aksatan lodos diye haber yaptılar.
Değil. Fırtına.
Gerçi İstanbul lodosa alışıktır, pek uğramaz buralara
fırtına ama.
Bir müfreze gibi İstanbul u işgal etti.
Yaktı, yıktı.
Ormanları ateşe verdi.
Şehrin yüreği ağzına geldi.
Bir fırtınalık canı var aslında şu devasa teknolojinin.
Hani biraz merhametli olmasa.
Şiddetini az artırsa.
Yandık.
Rüzgârların en sevimlisi poyrazsa biraz yaramaz çocuğu
lodos.
En laf anlamayanı fırtına.
Rüzgârın bin kez çarpımı.
Durup dinleniyor, güç topluyor.
Ciğerlerini şişirip şehrin suratına kocaman tokadını
patlatıyor.
Ağaçları tekmeliyor.
Çatıları kaldırıp yere atıyor.
Ihlamur yaprakları ters yüz oluyor, daha açık yeşil olan
arka yüzü, gördüğü işkenceden kendisini yere atarak kurtulmak istiyor.
Asmanın kafası kopuyor.
Cevizin dalları kırılıyor.
Sokaklar dal cesetleri ile kaplanıyor.
Pencerelere tozlar hücum ediyor.
O can yakan ıslığı, çığırışı.
Denizin hırçınlığı.
Bakırköy sahilinde fırtınanın dehşetinden yemyeşildi
deniz.
Dalgaların yeşil ağızları beyaz köpükler saçıyordu.
Ormanlar bir deniz gibi köpürüyor, yeşil kendisini yerden
yere vuruyordu.
Ne ışıklar kalıyor ayakta, ne sevinçler.
İnsanlar korkuyla bakıyorlar.
Bütün müzikleri susturan gerilim yüklü beste her şeyi
bastırıyor.
Tepelerden bakıp endişelerle dalga geçiyor.
Camı açtım iki lakırdı edeyim, etme diyeyim, dedim.
Pencereyi yüzüme çarptın.
Karşıda bir grup ağacı saçlarından tutup yerlere
fırlattın.
Gül fidanlarını iyice cezalandırdın.
Sadece ağaçlara değil insanlara da şiddet uygulamaktasın.
Şehri hasta etmektesin.
İki gündür insanların başı ağrıdı, mideleri bulandı.
Hayattan zevk alacak halleri kalmadı.
Duyguları darmadağın ettin.
Değdiğin her şeyi devirip geçip gittin.
Ne emeklerle naneleri kesip yıkayıp kurutmak için balkona
sermiştim.
İnatçı bir çocuk gibi kaldırıp sokağa fırlattın.
Kulaklarımda bir Selanik türküsü seni anlatmakta.
Dizinin eski bölümlerinde çam ağaçları dolu nefis bir
tepeden aşağıdaki ırmağa bakarken Polat, bu acıklı türkü onun ruh halini de,
ormanın büyülü güzelliğini de, çok iyi anlatıyordu:
Bir fırtına tuttu bizi.
Fırtına coğrafyayı tuttu, yürekler ağızlara geldi.
Ulu ağaçların köklerinden çıkıp evlerin, arabaların
başını uçurmaması ya da denizde takaların batmaması için Sevgiliye yakın olan
Salihlerin duaları yetişti.
Hikmetinden sual olunmaz, lakin canlar yanmasın, elem
keder olmasın.
Bu haşin fırtınanın öfkesini bir bardak su gibi teskin
edecek yakarışlar, sinelerde biriktikçe, sakinleşeceğine inanıldı.