Bir belge ve Necip Fazıl Ölümünün 30. yılı vesilesiyle ülkemizin bazı bölge ve şehirlerinde günlere hatta haftalara yayılan etkinlikler düzenlendi, düzenleniyor. Mesela Sakarya Valiliği, Sakarya Üniversitesi ve çeşitli yerel yönetimlerin katılım ve destekleriyle Mayıs ayı boyunca farklı etkinlikler gerçekleştirilecek. Sakarya Kültür ve Turizm Müdürü Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Yorulmaz’ın bu etkinliklerde ortaya koyduğu çaba ayrıca tebriği hak ediyor. 14 Mayıs’ta Osman Sarı ile birlikte, biri Üniversitede Yüksek Lisans ve Doktora öğrencileriyle Öğretim Üyelerine, diğeri İl Özel İdaresi kitaplığında olmak üzere iki toplantıya konuşmacı olarak katıldık. Toplantıya katılan dinleyicilere Üstad’ın bütün eserleri hediye olarak verildi ki, verilmekte ki, başta Valilik olmak üzere katkı sağlayan kuruluşları tebrik etmek yerinde olur. Sayın Vali Mustafa Büyük Bey’in şahsında bu etkinliklere katkı sağlayanlara, hizmet verenlere şükranlarımı sunuyorum.
Daha önce de Kon TV tarafından gerçekleştirilecek olan bir çekim programına katılmak durumunda kalmıştım. Programı, yıllarca Milli Gazete’de kültür sayfasının editörlüğünü üstlenmiş bulunan Bünyamin Yılmaz gerçekleştirmişti. Ayrıca, yıllardan beri görüşemediğimiz eğitimci-ilahiyatçı bir dostum, Mehmet Bahsi, Üstad ile ilgili bir panelde konuşmak üzere çağrıda bulunmuş ve kabul etmiştim. İnşaallah ayın yirmi beşinde Niğde’de, Niğde Valiliği himayesinde İlsan-Bir’İn düzenleyeceği etkinlikte yer alacağız.
Bu etkinlikler vesilesiyle Necip Fazıl’ın “baş eserim” diye nitelediği “İdeolocya Örgüsü”nün sayfaları arasında, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunduğu bir savunma yazısını buldum. Elbette Üstad’ın savunma metni önemlidir, ihtimal “Savunmalarım” kitabında da bulunmaktadır. Araştırma imkanım olmadı. Kayda değer gördüğüm yönü, ’70 ya da ’71 yılında Üstad dava dolayısıyla Ankara’ya gelmiş, sanıyorum, rahmetli Akif İnan’da kalmış, el yazısını rahmetli Ahmet Bayazıt daktilo etmiş, mahkemeye gitmeden önce Edebiyat Dergisi’nin Akay Yokuşu’ndaki yerinde metin yeniden okunarak bizzat Üstad’ın isteğiyle düzeltme ve ekleme yapılmıştı. Düzeltme ve ekleme yazısı Akif İnan’ın mı, Ahmet Bayazıt’ın mı, doğrusu onu çıkartamıyorum. Daha başka açıklamaya gerek yok. Metnin bende kalması da ayrı bir muamma, diyelim.
Savunma metni şudur:
“Birinci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına
Ankara
Savcılığın bu davada şahsıma itham derecesinde belirsiz, dayanaksız, manasız, hatta lisansız ve okunaksız bir iddiaya 60 yılı geçen hayatım boyunca rastlamış değilim.
Hakkımda ortaya iki söz atılıyor ve bunlar suç olarak gösteriliyor. Demişim ki: “Allah ve Peygamber düşmanımızzız!”
Demişim ki: “Allahın selameti üzerinize olsun…”
Zaten seslerin üst üste tedahül ettiği ve ortaya kurbağa dili bir deli saçması çıkardığı teypte, zahir, bu kelimelerden başka hecelenebilecek bir şey yoktur ve bu bakımdan vukuf ehli benim hakkımda susmaktan başka bir şey yapamamıştır.
Savcının her halde ruhi bir kekeleme yüzünden vücut veremediği, lisana bile dökemediği cümleyi biz tamamlayalım:
Demiş olsak ki, “Allah ve Resulünün düşmanları düşmanlarımızdır.” Haydi, demiş olalım. Böyle bir söz kimi ve neyi hedef tutar Kim ve ne, bu sözü üzerine alabilir Kanunun hangi maddesinde böyle bir cümlenin suç belirttiği gösterilebilir Yüksek Mahkeme bana, “Allah ve Resulünün düşmanlarını tayin et” emrini verse, topyekün inkarcıları, maddecileri, komünistleri, putperestleri, sapık inanç sahiplerini gösterebilirim. Böyle mücerret bir teşhis kendilerinin Allah ve Resul düşmanı olduğunu iddia edecek fertler ve rejimlerden başka kimler ve neler tarafından suç sayılabilir Savcı, böyle bir cümleyle hakaret gördüğünü iddia edebilecek ve onu üzerine alacak kim ne varsa göstersin de biz de ona göre cevap verelim.
Mantık ve selim akıl ancak bu kadar rencide edilebilir.
“Allahın selameti veya selamı üzerinize olsun” cümlesi üzerindeyse herhangi bir müdafaayı zaaf ve küçüklük sayarım. Evet, Allahın selamet veya selamı muhterem mahkeme heyeti de dahil bütün müminlerin üzerine olsun.
Eğer savcı 163’üncü maddenin hususi fıkrası gereğince iki kere “Allah” ve bir kere “Resulü” demeyi –ki o mukaddes isimleri günde bin kez anmak isterim- din hislerini istismar kabul ediyorsa, ona da cevabım kılıç gibi kesici ve sırf kanun mantığı ile akan suları durdurucudur:
Allah ve Resulünü sevmek ve övmek kanun nazarında suç olmadığına göre benim şahsi menfaat yönünden böyle bir istismara kalkışmam, ancak Milli Nizam Partisi’nin (altını ben çizdim-İK) üyesi bulunmak veya duhuliye ile girilen bir yerden kazanç payı almakla kabildir. Bense, topyekün azasının da böyle bir istismardan münezzeh olduğunu inandığım partinin ne üyesi oldum, ne de parti umumi masraflarından bir fincan kahve içtim.
Yüksek ve selim idrak ve takdiriniz önünde fazla sözü abes sayar ve beraatımı dilerim.”