Erdoğan’ın ABD ziyareti her zaman ki gibi ülkenin tüm gündemini Atlantik ötesine kaydırmaya yetti. Erdoğan ve Obama’nın mimiklerinden, eşlerinin kıyafetlerinin renklerine kadar her şey tüm magazinsel yanlarıyla masaya yatırıldı. Öyle abartıldı ki bugüne kadar böyle ihtişamlı bir karşılama kimseye yapılmamıştı ve kanaat getirildi ki Türkiye artık çok büyük ülke olmuştu.

Diğer yandan ise Kılıçdaroğlu Avrupa’da tam tersi bir muamele görüyordu. Tarihinde hiç olmadığı kadar Sosyalist Enternasyonal’e dâhil olmaya çalışan CHP, hiç olmadığı kadar büyük bir dışlanmaya maruz kalıyordu. Biz biliyoruz ki güçlü bir ülkenin sadece iktidarına değil muhalefetine bile büyük saygı gösterilir. Ancak bizim iktidar kendi muhalefetinin yurt dışında maruz kaldığı bu uygulamadan büyük bir keyif alıyordu. Buradan çıkan iki sonuç var. Biz ne büyük bir ülke olmuştuk ne de gösterilen saygı Türkiye’yeydi. Gösterilen saygı AKP’nin kendisine.

Dünyadaki Türkiye Algısı

Bugünlerde Türkiye’nin büyük güç olduğuna dair öylesine büyük bir pohpohlama var ki, bunun sonuçları nereye varacak kestirmek çok zor. ABD’de bugünlerde Türkiye’nin “Yeni İngiltere” olacağı tartışılıyor. Sosyal ve kültürel gelişmişlik yönünden yan yana dahi koyulamayacak iki ülkeyi birbirine benzetmenin anlamı nedir Bizde hemen ABD’nin İngiltere’ye verdiği değeri yeni dönemde Türkiye’ye vereceğine dair yorumlar yapıldı. Ancak iki ülke arasındaki her türlü ilişki boyutunun ABD lehine ne kadar asimetrik geliştiği ortadayken, sakın bu İngiltere benzetmesi ABD-İngiltere ilişkilerinin Afganistan ve Irak işgalleri sırasında büründüğü ilişki tipine atıf olmasın. Hem de Suriye’ye müdahalenin tartışıldığı bugünlerde. Bizce artık gerçekleri söylemenin tam zamanı. Ortadoğu başta olmak üzere, Türkiye’den beklentileri olan tüm coğrafyalarda Türkiye ile ilgili büyük bir hayal kırıklığı var. Bugüne kadar var olan sempati de her geçen gün azalıyor.

İMF Balonu

Diğer yandan bugünlerde IMF’ye olan borcumuzu ödediğimize dair büyük bir reklâm kampanyası başlatıldı. Yazmayacaktım ama artık dayanamıyorum. IMF’ye borç veren ülke olmuşuz! Bu durum Türkiye’nin büyümesi ile ilgili değil, IMF’nin politika değişikliği ile ilgili bir durumdur. “eski IMF” Amerikan hegemonyasının reddedilemediği dönemde, sınırlarını Amerikan sermayesine açmayan ülkelerin borçlandırılarak arzu edilen dönüşümün sağlanması amacı ile çalışıyordu. Yani bir nevi haciz memuruydu. Amerikan hegemonyasının sorgulanmaya başladığı bugünlerde ise IMF’nin eskisi gibi çalışmasına zaten imkân yok. Eskisi gibi nasıl açıktan işgaller gerçekleştirilemiyorsa, eski haciz memurunun da tüm dünyaya daha yumuşak görünmesi icap ediyordu. Ayrıca uluslararası sermayenin her türlü rahatça giriş yapabildiği Türkiye gibi bir ülkeyi artık borçlandırsanız ne olur borçlandırmasanız ne olur. İstenilen serbestlik zaten elde ediliyor. Günümüzdeki IMF’nin yeni politikası ise ortaklık sloganlarıyla herkesi haciz memuru gibi hissettirmektir. Erdoğan’ın IMF’ye borç vereceğiz derken, onu dinleyen IMF Türkiye temsilcisinin sinsice gülümseyişini hiç unutamıyorum. İpleri elinden kaçıran bir IMF’nin Türkiye-IMF arası yeni ilişki boyutundan memnun olabilmesi mümkün mü Ancak IMF’li yetkililerin açıklamalarına bakarsanız gayet memnunlar.

Bu Sevgi Nereden Geliyor

Asıl önemli sorumuza geri dönelim. Batı’nın Türkiye’den ziyade AKP’ye olan bu sevgisinin kaynağı nedir Batı’nın politikalarını belirleyen en önemli düşünce kuruluşlarının Türkiye ile ilgi hazırlamış oldukları raporlara baktığımızda, AKP’den bahsederken illaki önüne “İslami kökenleri olan parti” ibaresini görürüz. Bunu koyarlar ki “Bak, biz senin nereden geldiğini, kökenlerinin nereye dayandığını unutmadık” demeye getirirler. Yani AKP’nin Milli Görüş kökenine sürekli vurgu yaparak en ufak bir yoldan çıkışına izin vermek istemezler. Sağ olsun hükümetimiz de onların bu isteklerini şu ana kadar hiç kırmadı. Gerektiğinde liberal bir dış politik çizgiye girip kendi vatandaşlarının öldürülmesine bile ses çıkarmıyor. Gerektiğinde ise realist bir çizgiye geçerek ve kardeş ülkelerle bir menfaat çatışmasına girerek savaş ihtimallerini masaya yatırabilmektedir. Sonuç olarak kendi çıkarları için değil, başkasının çıkarları için mücadele eden bir kör-realist dış politikaya sahibiz artık. Eeee böyle bir misafire kim olsa aynı muameleyi gösterirdi.