Sabah erkenden her gün postama gelen Alman gazetelerini aldım.

Doğrusunu söylemek gerekirse merak ettim.

Kendi kendime düşündüm:

Acaba CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile 21’inci Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada verilen karar Avrupa basınında büyük gündem olacak mı?

Manşetler mi atılacak?

Özel yayınlar mı yapılacak?

Yıllardır bize anlatılan demokrasi, hukuk devleti, insan hakları söylemleri yine devreye mi girecek?

Tam burada bir şeyi de peşinen söyleyeyim.

Ben hukukçu değilim.

Hatta hukuki bilgim neredeyse hiç yok denecek kadar az.

Bu yüzden kararın hukuki tarafını hukukçular konuşsun.

Ama siyasetçilerin mahkeme kararlarına yaklaşımındaki tutarlılığı sorgulamak için de hukuk profesörü olmaya gerek yok.

CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile 21’inci Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada kamuoyuna yansıyan şekliyle “tedbirli mutlak butlan” kararı tartışılıyor.

Bu tartışmalarla birlikte kurultayın hukuki durumu ve siyasi sonuçları da yeniden gündemin merkezine yerleşti.

Aklıma da yıllar önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi kararı sonrası söylediği şu söz geldi:

“Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum.”

O gün bu söz çok tartışılmıştı.

Şimdi mahkeme kararları üzerinden yürüyen bugünkü tartışmaları görünce insan ister istemez şunu düşünüyor:

Demek ki mesele sadece mahkeme kararları değil…

Mahkeme kararlarına siyasetin hangi durumda nasıl yaklaştığı da tartışılıyor.

Çünkü bazen aynı cümle ağızdan çıkınca alkışlanıyor…

Başka biri söyleyince kriz oluyor…

İnsan da ister istemez soruyor:

Biz gerçekten ilkeyi mi savunuyoruz…

Yoksa ilkeyi kimin söylediğine göre mi pozisyon alıyoruz?

Sonra açtım gazeteleri…

Doğrusunu söylemek gerekirse şaşırdım.

Bula bula şu kadar kısa bir haber buldum.

Haberde özetle şu çerçeve çiziliyordu:

“Türk mahkemesi muhalefet liderini görevden aldı.”

Devamında Ankara’daki mahkeme süreci, CHP yönetimindeki değişim tartışmaları ve kurultaya ilişkin iddialar birkaç paragrafla aktarılmıştı.

Davanın temelinde de delegelere yönelik iddiaların bulunduğu belirtiliyordu.

Hepsi bu kadar.

Ne uzun analizler…

Ne özel yayınlar…

Ne saatlerce demokrasi tartışmaları…

Bir taraftan da dikkatimi çekti:

Almanya’nın yüksek tirajlı gazetelerinden bazılarında konu ya hiç yoktu ya da oldukça sınırlı yer buldu.

İnsan ister istemez düşünüyor:

Madem mesele demokrasiydi…

Madem mesele insan haklarıydı…

Bu sessizlik neden?

AB’den güçlü bir çıkış yok.

ABD’den yüksek perdeden açıklama yok.

Bir de zamanlama dikkat çekici geldi.

Karardan kısa süre önce Erdoğan ile Trump’ın telefon görüşmesi yapıldı.

Trump görüşme sonrası şu ifadeleri kullandı:

“Başkan Erdoğan’la çok iyi bir görüşme yaptım… Çok iyi bir ilişkimiz var… O çok iyi bir müttefik…”

Doğrusunu söylemek gerekirse o an kendi kendime şöyle düşündüm:

Acaba uluslararası dengelerde bu konu çok büyütülmeyecek bir başlık olarak mı görüldü?

Acaba uluslararası aktörler bu konuda sessiz kalmayı mı tercih etti?

Tekrar altını çizeyim.

Bu bir bilgi değil.

Benim o an gazetelere bakınca aklımdan geçen siyasi yorum.

Çünkü uluslararası ilişkilerde çoğu zaman mesele anlatıldığı kadar ilke değil; çıkar dengesi.

Bugün sessiz kalınan bir konu yarın başka bir çıkar çatışmasında dünyanın en büyük gündemi olabiliyor.

Ve burada CHP’ye de bir çift söz söylemek gerekiyor.

Çünkü yıllardır bu ülkede bazı çevreler sanki dünya sadece Batı’dan ibaretmiş gibi bir siyaset dili kurdu.

Bir mesele oldu mu gözler Avrupa’ya çevrildi.

Bir kriz oldu mu Amerika’dan açıklama beklendi.

AB ne der?

Washington ne söyler?

Batı nasıl tepki verir?

Yıllarca Batı’dan gelecek onay, siyasi bir meşruiyet ölçüsü gibi sunuldu.

Oysa bugün görülüyor ki uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar değil, kalıcı çıkarlar var.

Bugün sessiz kalan da çıkarına göre davranıyor.

Yarın konuşan da.

Bu yüzden CHP gerçekten anti-emperyalist bir çizgi kurmak istiyorsa, sadece Batı’dan gelecek destek veya açıklamaları merkeze alan değil; kendi ekonomik, siyasi ve bölgesel vizyonunu da ortaya koymalıdır.

Merhum Erbakan Hoca’nın D-8 yaklaşımında da biraz bu vardı.

Ne Doğu’ya teslim olmak…

Ne Batı’ya yaslanmak…

Kendi eksenini oluşturmak.

Son olarak siyasetin hafızası açısından ilginç bulduğum bir nokta var.

Ben sadece siyasetin diline ve ortaya çıkan sonuçlara bakıyorum.

Ve son dönemde kendi adıma dikkatimi çeken bir şey var.

Belki yanlış da düşünüyor olabilirim ama siyaseti takip ederken bazen şöyle bir kanaat oluşuyor bende:

Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını dikkatle takip etmek gerekiyor.

Çünkü bazen ortaya çıkan sonuçlarla açıklamalar arasında ilginç bir ters yön ilişkisi kuruluyor.

Mesela geçmişte kamuoyuna yansıyan açıklamalarda;

“CHP’ye mutlak butlan olmasın…”

“CHP parçalanmasın…”

şeklinde mesajlar verildi.

Bugün geldiğimiz noktada ise mutlak butlan tartışması ülkenin en çok konuştuğu başlıklardan biri hâline geldi.

Şimdi de:

“Kılıçdaroğlu feragat etmeli…”

yönünde açıklamalar geliyor.

Benim aklıma da ister istemez şu soru geliyor:

Acaba gerçekten istenen feragat mi…

Yoksa siyasette bazen söylenenle ortaya çıkan sonuç farklı mı oluyor?

Tekrar altını çizeyim;

Bu bir bilgi değil.

Benim siyasi gözlemim.

Ama vatandaş artık sadece açıklamaları dinlemiyor.

Açıklamaların birkaç ay sonra hangi sonuca vardığına da bakıyor.

Ve bu yüzden insanlar artık sözlerden çok sonuçları konuşuyor.

Whatsapp Image 2026 05 22 At 18.28.04Whatsapp Image 2026 05 22 At 18.28.04 (1)Whatsapp Image 2026 05 22 At 18.28.04 (2)Whatsapp Image 2026 05 22 At 18.28.04 (3)Whatsapp Image 2026 05 22 At 18.28.03