Başlıkta sorduğumuz sorunun cevabını bugün net bir şekilde görebiliyoruz. Bu noktada aslı zaten neydi ki ne oldu sorusuna da yoğunlaşmak gerekiyor. Bu, hayranlık ötesinde ahmaklığa uzanan saplantı bir ilericilik olarak lanse edildi. Ve “mecbur bunlara benzemek zorundayız” psikozunun dayatılması son 150 yıllık tarihimizin bir parçası olmuş durumda. “Batı’dan başka çare yok” yenilmişliği belli siyasetçilerin “İslam medeniyeti yenilmiştir” en hafif ifade ile görüsüzlüğünü ortaya çıkarttı. Tabii bu isimler sözde İslamcıydı. Ancak aslında bir siyasal akım olarak (siyaset bilimi jargonu ile ifade edeyim) İslamcılık gelişene kadar Türkiye’de dayatılan sağ ve solun ikisinin de temelinde aslında Batıcılık yatmaktaydı. Çünkü üretilme nedeni ve çıkış noktaları hep Batı’ydı. Bu nedenle ilk olarak kendini, sonra karşıdakini tanımlamak veya karşı taraftakinin seni tanımlamasına müsaade etmeden kendi üretimlerini yaparak dünyaya bakmak gerekir. Bu mecburiyetinin bir yansıması olarak rahmetli Erbakan Hocamız her toplantısında 3500 yıllık Siyonizm tarihini tek tek anlatır ve Avrupa’nın aslında ileri olmadığını, nedenleri ile ortaya koyardı. Sonra da bizim tarihimizi anlatır ve çözümü nerede aramamız gerekliliğini vurgulardı.
Konunun özünde Batı deyince Avrupa ve Avrupa merkezlilik akla gelir. “Batı" kavramı bugün genellikle Avrupa, Kuzey Amerika'yı (özellikle ABD), Avusturya’yı ve Yeni Zelanda’yı kapsar. Hatta özünü kaybederek sisteme eklemlenmiş Japonya dahi Batı içinde sayılır. Dolayısıyla sadece Avrupa ile sınırlandırmak eksik bir tanımdır. İşin aslı kelime itibarıyla Batı Avrupa’dır. Avrupa da batıdır. Ancak ifade edildiği üzere son 100 yıllık süre zarfında Batı kavramı değişikliğe uğramıştır.
Avrupa ne demektir?
Bu noktada “Avrupa” kelimesinin kökenine değinmek gerekir. Kavramın beslendiği düşünülen iki kök var; biri “geniş bakış açısı”, ikincisi ise “güneşin battığı yer”... Avrupa adının kökeninin kendisini ve ileri düzeyde medeniyetini tanımlayıcı olduğuna inandığı için geniş bakış açısı manasını daha çok sahiplenenler var. Bu bağlamda Antik Yunancaya bakarak kökenini araştıranlar, "geniş" anlamına gelen eurys ve "yüz" veya "göz" anlamına gelen ops kelimelerinin birleştiğini ve Avrupa'nın geniş kıyı şeridinin, denizci Yunanlıların gemi güvertesinden bakış açısından uygun bir tanımı olarak "geniş bakış" anlamına geldiğini savunuyorlar. Diğer yandan ise başka bir bakış açısı ise Avrupa adının kökeninin, antik Mezopotamya'da konuşulan Akkad dilinde bulunduğunu savunuyorlar. Akkadca "erebu", “erep” veya “irib” kelimelerini işaret ederek, Mezopotamya bakış açısından batıya batan güneşin Avrupa'ya indiğini savunuyorlar. Yani Batı Avrupa’dır.
Asya veya Anadolu nedir?
Asya kelimesi ile ilgili aynı kökenlerden devşirilen yani Akkadca "gün doğumu" anlamına gelen "asu" kelimesi örnek gösterilmektedir. Ve Asya adının buradan türediği düşünülmektedir. Mezopotamya'daki bir merkezden, doğuya yükselen güneş Asya'dan yükselmiş olurdu. Diğer yandan Anadolu olarak Türkçeleştirip vatan ettiğimiz yer ise Anadolu sözcüğü Yunanca doğu veya gündoğumu anlamına gelen “Anatole” sözcüğünden türemiştir. Daha farklı bir ifade ile Anadolu ve Asya kelimeleri aslında gün doğumunu çağrıştıran kelimelerdir, yani doğu manasına gelir.
Esas olan, neye nereden baktığınızdır. Kime ne şekilde yaklaştığınızdır. Batı bizim için kıymetli bir şeymiş gibi düşünülürken Amerikalı için Batı “vahşi”dir. Western filmleri vesaireden hatırlayacağımız kuralsızlık ve vahşiliği ifade eder.
Batı’nın sınırları
İlk olarak Avrupa’ya bakmak gerekir. Normalde bir kıta olduğu ifade edilir. Ancak Asya’dan net çizgilerle ayrılmaz. Diğer tüm kıtaların aralarındaki çizgiler belli iken Avrupa’nın Asya arasındaki çizgi belirgin değildir. Nitekim bugün Avrupa kıta olarak sadece belli bir coğrafi alanı kapsamamaktadır. Sınırları herkese göre farklıdır. Resmi olarak Avrupa, kuzeyde Arktik Okyanusu, batıda Atlantik Okyanusu, güneyde Akdeniz ve doğuda Asya ile çevrili olarak anlatılır. Avrupa'nın Asya'dan Ural Dağları, Ural Nehri, Hazar Denizi, Büyük Kafkaslar, Karadeniz ve ülkemizdeki Boğazlar ile ayrıldığı kabul edilir. Bu sınırların bir şey ifade etmediği birçok düzlem de vardır. Zira Avrupa’yı bir coğrafi konumdan öte bir değerler bütünü ve ilkeler manzumesi olarak ele alanlar da vardır. Bugün o ilkeler ve değerlerin ne şekilde oluştuğu aslında nasıl Siyonizm’in güdümünde ve aldatmacası olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Batıcılık veya Avrupacılık veya her neyse
Batı’nın üstünlüğü öyle içselleştirilmeye çalışılmış ki, topluma Batılı deyince ilerici ve yeni olarak anlama zorunluluğu dayatılmıştır. Bu dayatmalar Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batı müziği dışındaki müziğin dinlenilmesini bile yasaklayacak noktaya gelmiştir. Bakınız “Batı sekülerleşmedir” dendi, altından Yahudi-Hristiyan Protestan ahlakı dayatması çıktı. “Batı aydınlanmadır” dendi, altından Orta Çağ karanlığı çıktı. “Batı, insan haklarıdır” dendi, altından meğer sadece Siyonistlerin haklarını korumak olduğu ortaya çıktı. “Batı değerler bütünü” dendi, altından tek değerin güçlünün güçsüzü yendiği orman düzeni olduğu ortaya çıktı. “Batı özgürlük” dendi, altından Epstein çıktı.