Kıbrıs konusunda bugün yaşanan tartışmayı artık yalnızca “müzakere yöntemi”, “güven yaratıcı önlemler” veya “diyalog” başlıkları altında değerlendirmek yeterli değildir.
Ortada çok daha temel bir mesele vardır:
Kıbrıs Türk halkının geleceği hangi siyasi statü üzerine kurulacaktır?
Türkiye Cumhuriyeti’nin bu soruya verdiği cevap açıktır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu kürsüsünden bir kez daha Kıbrıs Türk halkının “egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün” tescil edilmesini istedi ve uluslararası toplumu KKTC’yi tanımaya, KKTC ile siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurmaya çağırdı.
KKTC Dışişleri Bakanlığının çizgisi de aynıdır.
Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu 16 Eylül’de Kıbrıs Türk halkının geleceğini güvence altına alacak zemini “egemen eşit iki devletin kabulü ve Kıbrıs Türk halkının eşit uluslararası statüsünün tescili” olarak açıkladı. New York’ta da bunu “tek ada, iki devlet” sözleriyle tekrarladı.
Dolayısıyla Türkiye’nin ne istediği bellidir.
KKTC Dışişleri Bakanlığının ne istediği bellidir.
İki devlet. Egemen eşitlik. Eşit uluslararası statü. KKTC’nin tanınması.
Peki KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın yürüttüğü süreç hangi hedefe gidiyor?
Asıl tartışılması gereken budur.
EGEMEN EŞİTLİK BAŞKADIR, SİYASİ EŞİTLİK BAŞKA
Öncelikle çok önemli bir kavram karmaşasını ortadan kaldıralım.
Egemen eşitlik ile siyasi eşitlik aynı şey değildir.
Egemen eşitlik, iki tarafın birbirine tabi olmayan eşit egemen statüsüne ilişkin bir tezdir. Türkiye’nin kullandığı biçimiyle bunun yanında “eşit uluslararası statü” talebi bulunmaktadır ve bu politika KKTC’nin devlet olarak tanınması çağrısıyla tamamlanmaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığı da 29 Temmuz’da çözümün Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü temelinde bulunabileceğini, geçmişte denenmiş çözüm modellerinin geride kaldığını açıkladı.
Siyasi eşitlik ise BM’nin federal çözüm terminolojisinde iki toplumun kurulacak ortak yapıdaki karar alma ve güç paylaşımına ilişkindir.
Etkin katılım…
Olumlu oy…
Federal organlarda temsil…
Dönüşümlü başkanlık…
Bunlar iki egemen devlet arasındaki statüyü değil, ortak bir yapının içindeki yetki ve güç paylaşımını tartışmaktadır.
İşte Erhürman’ın metodolojisine baktığımızda bu ikinci kavramın merkezde olduğunu görüyoruz.
Erhürman açıkça:
“Benim dönüşümlü başkanlıkla ilgili söylediğim şey siyasi eşitlik bağlamındadır ve siyasi eşitlik de metodolojinin birinci maddesidir.”
diyor. Ayrıca dönüşümlü başkanlığın prensip olarak önceden kabul edilmesini, oranının ise daha sonra müzakere edilmesini savunuyor.
Bu küçük bir terminoloji farkı değildir.
Statü farkıdır.
Türkiye’nin sorduğu soru şudur:
“KKTC’nin egemen eşitliğini ve eşit uluslararası statüsünü kabul ediyor musunuz?”
Erhürman’ın metodolojisinin cevap aradığı sorulardan biri ise şudur:
“Kurulacak ortak yapıda Kıbrıslı Türkler Cumhurbaşkanlığını dönüşümlü olarak üstlenebilecek mi?”
Bunlar aynı siyasi hedef değildir.
ERDOĞAN DEVLETİN TANINMASINI, ERHÜRMAN KURULACAK YAPININ BAŞKANLIĞINI KONUŞUYOR
Çelişkinin en görünür olduğu yer burasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı dünyanın en büyük diplomasi kürsüsünde:
“KKTC’yi tanıyın.”
diyor.
Erhürman ise henüz ortada kurulmuş bir ortak yapı yokken dönüşümlü başkanlığın nasıl güvence altına alınacağını tartışıyor.
Kendi ifadesiyle, ikiye bir mi, üçe bir mi, dörde bir mi olacağını şimdiden belirlemek istemiyor; fakat “herhangi bir yapı kurulacaksa” iki toplumun o yapıya belirli dönemlerle başkanlık edebilmesinin baştan garanti edilmesini istiyor.
O zaman çok temel bir soru ortaya çıkıyor:
KKTC’nin tanınmasını mı hedefliyoruz, yoksa KKTC’nin yerine geçebilecek ortak yapıda Kıbrıs Türklerinin ne kadar yetkiye sahip olacağını mı müzakere ediyoruz?
Bu sorunun üzeri “eşitlik” kelimesiyle örtülemez.
Üstelik KKTC Dışişleri Bakanlığı da aynı çelişkiye işaret ediyor. Ertuğruloğlu, dönüşümlü başkanlık talebi ile egemen eşit iki devlet politikasını “taban tabana ters politikalar” olarak nitelendirmiştir.
Yani bu yalnızca bizim ortaya koyduğumuz bir tartışma değildir.
KKTC devlet yapısının kendi içerisinde de açık bir politika ayrışması vardır.
RUMLAR NE İSTEDİKLERİNİ SAKLAMIYOR
Rum yönetiminin pozisyonunda ise bu açıdan bir belirsizlik yoktur.
Nikos Hristodulidis, BM Genel Kurulu’nda BM Güvenlik Konseyi tarafından öngörülen çerçevenin siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli, iki toplumlu federasyon olduğunu ve müzakerelere geçmiş çalışmalar üzerinden devam etmek istediğini söyledi.
Daha önce de Rum tarafının federal çözüm dışında bir “B planı” bulunmadığını açıklamıştı.
Dolayısıyla tarafların ilan edilmiş tezlerini yan yana koyalım:
Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC Dışişleri Bakanlığı iki egemen eşit devlet diyor.
Rum yönetimi federasyon diyor.
Erhürman’ın metodolojisinin merkezinde ise siyasi eşitlik, etkin katılım, dönüşümlü başkanlık ve geçmiş yakınlaşmalar bulunuyor.
Bu tablo karşısında sorulması gereken soru kaçınılmazdır:
KKTC Cumhurbaşkanlığı hangi nihai statüyü müzakere etmektedir?
DAHA İLGİNÇ OLANI: “SİYASİ EŞİTLİK” KONUŞTUĞUNUZ TARAF SİZİNLE GÖRÜŞÜLMESİNİ BİLE İSTEMİYOR
Meselenin bundan sonraki kısmı daha da düşündürücüdür.
Eylül ayında Rum yönetiminin BM Daimi Temsilciliği, New York’taki BM üyesi devletlerin daimi temsilciliklerine bir mektup gönderdi.
Mektupta Kıbrıs Türk tarafının temsilcileri “ayrılıkçı oluşumun temsilcileri” şeklinde nitelendirildi ve diğer devletlerin bu temsilcilerle temas veya görüşme yapmaması istendi.
Erhürman da Guterres’le görüşmesinin ardından bunu açıkça eleştirdi; Rum tarafının Kıbrıs Türk temsilcilerinin görüşmelerini engellemeye çalışmasının güveni aşındırdığını söyledi.
Şimdi burada çok basit bir soru vardır:
Sizin üçüncü ülkelerle görüşmenize dahi karşı çıkan bir siyasi yapı sizi hangi anlamda eşit görmektedir?
Bir taraftan:
“Benimle ortak devlet kur.”
Diğer taraftan:
“Başka devletler senin temsilcilerinle görüşmesin.”
Bu iki yaklaşım arasındaki çelişki görmezden gelinemez.
ÇOCUKLARIN FUTBOL KAMPI BİLE SİYASİ MESELE YAPILDI
Barcelona Akademisinin Kuzey Kıbrıs’ta yapmayı planladığı çocuk ve gençlik futbol kampı bunun sembolik fakat çarpıcı örneğidir.
Kampın Barcelona’nın internet sitesinde “Lefkosa, Northern Cyprus” şeklinde gösterilmesi Rum tarafında tepkiye yol açtı. Rum Futbol Federasyonu UEFA ile temas etti ve İspanya Futbol Federasyonu nezdinde girişimde bulundu; ardından kampın tarih, yer ve program bilgileri Barcelona’nın sitesinden kaldırıldı.
Erhürman’ın kendisi de bu girişimlere tepki gösterdi.
Fakat asıl soru bundan sonra gelmektedir:
Çocukların Kuzey Kıbrıs’ta futbol kampı yapmasını bile KKTC’nin uluslararası görünürlüğü açısından sorun haline getiren anlayışla, Kıbrıs Türk halkının gelecekteki siyasi eşitliğinin hangi somut güvenceye dayanacağı nasıl açıklanacaktır?
VATANDAŞLIKTA BİLE EŞİTLİK TARTIŞMASI BİTMİŞ DEĞİL
Karma evliliklerden doğan çocukların durumu da dikkat çekicidir.
Rum İçişleri Bakanlığının Eylül 2026’da açıkladığı rakamlara göre 2004’ten beri 5.176 Kıbrıslı Türk vatandaşlık aldı. Ancak bir ebeveyni Kıbrıslı Türk, diğer ebeveyni Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan çocukların bazı başvuruları standart işlem yerine Bakanlar Kurulu değerlendirmesine tabi tutuluyor; değerlendirme ölçütleri arasında Türk ebeveynin Ada’ya giriş koşulları da bulunuyor. Rum Yüksek Mahkemesi bu uygulamanın eşitlik ilkesini ihlal etmediğine hükmetmiş olsa da uygulama etkilenen aileler tarafından ayrımcı olduğu gerekçesiyle eleştiriliyor.
Bu konu Erhürman’ın Guterres sürecinde ele aldığı yedi başlıktan biri haline gelmiş durumda.
Dolayısıyla şu sorunun sorulması meşrudur:
Bugün karma evliliklerden doğan çocukların vatandaşlık statüsünü dahi çözemeyen taraflar, yarın yüz binlerce KKTC vatandaşının ortak yapıdaki statüsünü nasıl düzenleyecektir?
Türkiye’den gelip Kuzey Kıbrıs’ta hayat kurmuş ve KKTC vatandaşı olmuş insanların geleceğinin ne olacağı da aynı nedenle tali bir mesele değildir.
MÜLKİYET ARTIK AVRUPA TUTUKLAMA KARARLARINA TAŞINIYOR
Bir başka önemli gelişme mülkiyet meselesidir.
KKTC Dışişleri Bakanlığının açıklamasına göre Litvanya vatandaşı Rasa Zilevice, KKTC’deki emlak faaliyetleri nedeniyle Rum makamlarının çıkardığı Avrupa Tutuklama Müzekkeresi kapsamında Fransa’da gözaltına alındı ve Aix-en-Provence İstinaf Mahkemesi 1 Temmuz 2026’da iade talebini kabul etti. KKTC Dışişleri Bakanlığı bunu mülkiyet meselesinin siyasi amaçlarla kullanılması olarak değerlendirdi.
Burada tarafların hukuki tezleri elbette farklıdır.
Ancak siyasi açıdan ortaya çıkan tablo önemlidir:
Bir tarafta güven yaratıcı önlemler konuşuluyor.
Diğer tarafta mülkiyet uyuşmazlıkları Avrupa çapındaki cezai ve adli süreçlere taşınıyor.
Bunun yarattığı güven sorunu görmezden gelinemez.
GUTERRES’İN “GEÇMİŞ YAKINLAŞMALAR” SÖZÜ NEDEN ÖNEMLİ?
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de yeni bir 5+1 toplantısı için hazırlık yapılacağını söylüyor.
Ama özellikle kullandığı ifade dikkat çekicidir:
“Daha önce sağlanan yakınlaşmalar dikkate alınarak…”
Guterres, güven yaratıcı önlemler, metodoloji ve esas konularda hazırlık yapılmasını ve geçmiş yakınlaşmaların dikkate alınmasını istiyor.
Hristodulidis de BM’nin geçmiş yakınlaşmaları kayda geçirmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor.
Peki hangi yakınlaşmalar?
Bunlar geçmiş federasyon müzakerelerinin yakınlaşmalarıysa, Türkiye’nin “federasyon modeli tüketildi” yaklaşımından sonra bunların yeni sürecin başlangıç noktası haline getirilmesinin anlamı nedir?
Bu soru özellikle önemlidir.
Çünkü Türkiye devletin statüsünü konuşurken, süreç yeniden eski federasyon müktesebatının içerisine girerse tartışmanın ekseni egemen eşitlikten federal yapı içerisindeki siyasi eşitliğe kayabilir.
KIBRIS TÜRKÜ AZINLIK DEĞİLDİR
Meselenin özü burada yatmaktadır.
Kıbrıs Türk halkı bugün devletsiz bir toplum değildir.
KKTC’nin Cumhurbaşkanlığı vardır.
Meclisi vardır.
Hükümeti vardır.
Yargısı vardır.
Vatandaşlığı vardır.
Bayrağı vardır.
Toprağı vardır.
Erhürman’ın kendisi de KKTC’nin devlet niteliğini açıkça kabul ediyor ve Kıbrıs Türklerinin azınlık statüsünü kabul etmeyeceğini söylüyor.
Tam da bu nedenle şu temel siyasi sorunun cevabı daha da önem kazanmaktadır:
Bu devletin geleceği nedir?
Kıbrıs Türk halkının statüsü, gelecekteki ortak devlet içerisinde kaç olumlu oy kullanacağına, kaç federal makam elde edeceğine veya Cumhurbaşkanlığını hangi oranla dönüşümlü üstleneceğine indirgenemez.
Çünkü siyasi eşitlik bir ortak devletin içindeki güç paylaşımını; egemen eşitlik ise tarafların statüsüne ilişkin farklı bir siyasi tezi ifade eder.
Bu ayrım bulanıklaştırılmamalıdır.
İKİ AYRI KIBRIS GELECEĞİ
Bugün artık tartışmanın adını doğru koymak gerekir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan:
KKTC’nin tanınmasını, egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüyü istiyor.
KKTC Dışişleri Bakanlığı:
“Tek ada, iki devlet” diyor.
Rum yönetimi:
İki bölgeli, iki toplumlu federasyon diyor.
Erhürman ise kendi metodolojisinde siyasi eşitliği, etkin katılımı, dönüşümlü başkanlığı ve geçmiş yakınlaşmaları ön şartlar arasında tutuyor. Bununla birlikte Erhürman, kendi açıklamalarında Kıbrıs Türklerinin “eşit egemenlik hakları” bulunduğunu ve KKTC’nin devlet niteliğini koruduğunu da söylüyor; dolayısıyla onun pozisyonunu yalnızca tek kelimeyle tarif etmek yerine bu iki söylemi birlikte değerlendirmek gerekir.
İşte tartışılması gereken esas mesele budur:
Türkiye’nin hedeflediği KKTC’nin egemen eşit devlet olarak kabulü ile Erhürman’ın müzakere ettiği ortak yapı içindeki siyasi eşitlik aynı siyasi sonuca mı çıkmaktadır?
Çıkmıyorsa, KKTC Cumhurbaşkanlığı ile Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC Dışişleri Bakanlığı arasındaki bu temel yaklaşım farkı açıkça izah edilmelidir.
Çünkü mesele bir kelime meselesi değildir.
Mesele bir toplantı meselesi değildir.
Mesele Guterres’le fotoğraf vermek veya yeni bir 5+1 düzenlemek de değildir.
Mesele Kıbrıs Türk halkının gelecekte hangi statüyle yaşayacağıdır.
Bu nedenle sorulması gereken soru son derece açıktır:
TÜRKİYE KKTC’NİN TANINMASINI VE İKİ DEVLETİ SAVUNURKEN, NEDEN KKTC CUMHURBAŞKANI FEDERAL BİR YAPININ SİYASİ EŞİTLİĞİNİ VE DÖNÜŞÜMLÜ BAŞKANLIĞINI MÜZAKERE EDİYOR?