“İslam’ın güncellenmesi” sözü etrafında yapılan tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Herkes tabii olarak meseleye kendi zaviyesinden bakıyor ve ona göre yorumluyor. Bu arada da herkes eteğindeki taşları döküyor. Görünen o ki bu tartışmalar İslam fıkhına saldırmak için fırsat kollayanların ayaklarına yer edinmelerine vesile oldu ve bunun için de esip gürlemeye başladılar. Hatta onların bu saçmalıklarından ayrışmak için devletin zirvesinden açıklama üstüne açıklama gelmektedir ama hiçbirisi de tartışmaları kesmemektedir.

İslam fıkhıyla hesaplaşmak isteyenlerin dillerinden düşürmedikleri Mehmet Akif’in;

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısraları da adeta bir nas gibi sıkça telaffuz edilmektedir. Hâlbuki merhum Akif, bu mısraları Mısırlı reformcular Muhammed Abduh ve CemaleddinEfgani’nin etkisinde kalarak yazmıştır. Çünkü onların asıl niyetlerini anlamamıştır. El-Ezher Üniversitesi’ne masonluğu sokan Muhammed Abduh ve talebesi CemaleddinAfgani’yi maalesef gözünde çok büyütmüş ve şiirlerinde, “Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh” diyerek övgüler dizmiştir. Yani bu mısralarla dinde reform yapmak isteyenlerin görüşlerine tercüman olmuştur. Ancak merhum Akif’in şu hakkını teslim edelim ki o doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alacak çapta bir âlimi -ki buna Abduh da dâhil- kendi devrinde görmüyor ve görmediğini de şöyle beyan ediyor:

“Kuru dava ile olmaz bu, fakat ilim ister;

Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?

Koca ilmiyyeyi aktar da, bul üç tane fakih:

Zevk-ı fıkhîsi bütün, fıkri açık ruhu nezih?

Sayısız hâdise var ortada tatbik edecek;

Hani bir tane ‘usul’ âlimi, yahu, bir tek?”

Evet dinde yeni bir söz söylemek için müçtehit olmak lazımdır. Eğer azıcık bir şeyler okumuş günümüzün zihniyeti bozuk insanlarına bu hak tanınırsa çıkarlar Suud müftüsü gibi “İsrail’le savaşmak haramdır” diye fetva vererek İslam’ı güncellerler.

Son devir Osmanlı ulemasından merhum AhmedDavudoğlu (v: 1984) hocamız Akif’in bu mısralarını “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” isimli eserinde şöyle tenkit etmektedir: “Evet, Mehmet Akif Bey merhum da sair reformcular gibi ilhamı doğrudan doğruya Kur’an’dan almak istiyor. Yalnız mucizeleri inkâr etmeyi (M. Akif) hiçbir zaman aklının ucundan bile geçirmemiştir. Onun istediği inkılâp, garbın sadece fennini, tekniğini almak ve Müslümanları daldıkları derin gaflet uykusundan uyandıracak ilerlemeye sevk etmektir ki dinde buna hiçbir mâni yoktur. Akif’in asıl hatası niyetlerini anlamadan, onlara tâbi olmasındandır. Kur’an’dan doğrudan doğruya hüküm çıkarmak ne demektir? Bunu kim yapabilir, düşünmemiştir? Hâlbuki önder reformcular bunu pekâlâ düşünmüş ve bu işi kendilerinin yapacağını anlatmak istemişlerdir…

‘Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı’ cümlesi de hatalıdır. Çünkü bu, ‘Asrın anlatışına göre fetva vermeliyiz’ manasına gelir ki, hakikat bunun tersinedir. Yani Müslümanlık zamanın icabına uyacak değil, zamanın icabı daima Müslümanlığa uyacaktır. Zira Müslümanlık Allah’ın kanunudur. Onu zamanın icaplarına uydurmağa kalkarsak ortada Allah’ın dîni diye bir şey kalmaz” (AhmedDavudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri).

Üstad Necip Fazıl da Akif’in bu mısrasını: “İslam idrakine söyletmeliyiz asrımızı” şeklinde tashih etmiştir. “Doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham almak”, “İslam’ı güncellemek”, “dini hayatı yeniden düzenlemek” gibi kulağa hoş gelen kelimeler bu günün şartlarında dini yaralamaktan başka bir işe yaramaz.

İşte hüküm: “İslâm bize ve zamana uymaya mecbur değildir. Ama herkes ve her zaman İslâm’a uymak mecburiyetindedir.” (N. Erbakan).