Türk toplumu gerçekten de “siyasetle mi yatıp kalkıyor”, yoksa alabildiğine apolitik mi? Zerrelerimize kadar siyasetle mi hemhaliz, yoksa 80 darbesi amacına ulaştı ve bizi tümüyle siyasetin dışına mı itti? Bu soruların cevabı biraz kafa karıştırıcı.

Çünkü son yıllarda siyasetin sorumsuz dili ve tavrı nedeniyle toplumsal bir kutuplaşma var ve bu durum giderek de derinleşiyor. En basit bir meselede bile siyasi bir tartışma ve kör döğüşü atmosferine girmek kuvvetle muhtemel artık.

Siyaset en olmayacak şekilde hayatlarımıza nüfuz etmiş durumda. Daha doğrusu politizasyon Türkiye’de hayatı esir almış vaziyette. 

Takım tutarcasına bir holiganizm ve fanatizmle siyasi partiler destekleniyor. Rakip partiler birer düşmandan farksız algılanıyor. Hatta “hain”, “şer ittifakı”, “zillet ittifakı” gibi seviyesizce ve saygısızca değerlendirmeler bile hem normal karşılanıyor hem de kitleleri galeyana getiriyor. Bu pencereden bakınca toplum son derece hatta tehlikeli ölçüde politize görünüyor.

Öte taraftan bakınca ise farklı bir görüntü var. Günlük yaşantısındaki en sıradan hadiselerde bile siyasi kimliğini konuşturan toplumun fertleri, bizzat kendi meselelerine kayıtsız kalabiliyor.

Mesela kendi seçtiği siyasetçileri yani vekillerini kendisinin üstünde görüp hiçbir şeyin hesabını sormuyor. Yapılan yanlışları ve kendi hakkını savunmayışlarını es geçiyor, dert etmiyor, önemsemiyor.

Siyaseti hizmet vasıtası değil de meslek, vatandaşı ise asil değil de hakir gören anlayışı kutsuyor. Kendisi asgari ücrete talim edip milyon dolarlık servetleri, israfı, gösterişi, kamu malının çarçur edilişini savunabiliyor.

Çoluğunun çocuğunun rızkından kesilen vergilerin, vergi borçlarının silinmesi ve ihaleler dağıtılması vs yollarıyla bir kesime akıtılmasına sessiz kalıyor. “İşe göre adam” değil de “adama göre iş” haksızlığına, “işin ehline verilmemesine”, ehliyet ve liyakat yerine partizanlık ve yandaşlığın tercih edilmesine tepkisiz kalıyor. Hatta hiç dert etmiyor.

Devletin resmi kurumu olan Sayıştay’ın raporlarıyla ortaya saçılan usulsüzlükleri, yolsuzlukları ya görmüyor ya da göremiyor kitleler. Orta yerde duran çarpık manzarayı kendisiyle ilintisiz sayıyor.

Bunlara kafa yormak yerine beyin yıkayan dizilerle, eğlence, yarışma vsile, alenen yalan söyleyip yayan haber(!) kanallarıyla avunmayı yeğliyor. Gerçeği görmemek için adeta çaba harcıyor. Kendi meselesini unutur hale geliyor.

Bu manzara bir apolitizasyon manzarasıdır. Ancak her şeyden de önce bir vatandaşlık sorunudur belki de. Kendi meseleleriyle bile ilgilenmeyen, kendi sıkıntılarını bile göremeyen ve adeta ayakta uyutulan kitleler meselesidir. “Çalıyor ama çalışıyor” gibi bir ifadenin türemesi bile bir sorundur. Hem ahlaki hem de insani bir sorundur üstelik. Siyasetin sorumsuz dili ve tavrı toplumsal yozlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Tam da “Bu gidiş nereye?” diye sorma zamanı değil midir?

Ekonomik sıkıntı çeken, çoluğunun çocuğunun rızkı için koşturan, dükkanını kapatan, işçi çıkarmak zorunda kalan veya işsiz kalan vatandaş, saçma sapan bir partizanlık ve yandaşlık pozunda debelenmek yerine biraz kendi meselelerine kafa yorsa, belki de siyasetin sadece bir vasıta olduğunu anlayacak ve siyaseti kutsamaktan da vazgeçecektir. İşte o zaman, gerçekten de kendisini “halkın vekili” olarak gören bir siyaset anlayışına erişebiliriz.