Amerika bu yüzyılda birçok kez dünyaya nizam ve şekil verme iddiasıyla sahneye çıkmıştır. Bir ada-kıta ülke olmanın sağladığı coğrafi emniyet ve tarihsel kopukluk avantajıyla, kimi zaman içine kapanmış, kimi zaman da yerinden oynayan taşları kendi hesabına yerli yerine koyma misyonuyla küresel patronluğa soyunmuştur. Ancak bu kez sahnede, düzen kurma iddiasını evrensel değerler diliyle örten bir Amerika değil; gücü açıkça önceleyen, hukuku askıya almaktan çekinmeyen ve kurumsal yapıları tali gören bir Amerika vardır.
Amerika Birleşik Devletleri’ni harekete geçiren politik saikler, bugün de kıta Avrupa’sının tarihsel hafızasına yaslanan temkinli siyaset anlayışından köklü biçimde ayrışmaktadır. Avrupa, yüzyıllar boyunca biriktirdiği ortak travmalar, savaşlar ve uzlaşmalar üzerinden siyasal refleksler geliştirmiştir. Amerika ise coğrafi soyutlanmışlığının da etkisiyle kendisini bu tarihsel yükten azade görmüş; bu tarihsizliği zamanla bir avantaja, hatta bir ahlaki üstünlük iddiasına dönüştürmüştür.
Amerikan siyasal kültüründe geçmiş, bağlayıcı bir sorumluluk alanı değil; gerektiğinde sıfırlanabilen bir yük olarak algılanır. Bu nedenle süreklilikten çok kopuş, hafızadan çok başlangıç miti belirleyicidir. Bugün “önce Amerika” sloganı etrafında kristalize olan siyasal yönelim, bu tarihsizlik ahlakının güncel ve daha çıplak bir tezahürüdür. Artık dünya düzeni idealler üzerinden değil, doğrudan pazarlıklar, yaptırımlar ve güç gösterileri üzerinden tanımlanmaktadır.
Soğuk savaş döneminde örtük biçimde yürütülen çıkarcı pragmatizm, bugün açıktan savunulmaktadır. Ahlâkın milli çıkarları belirlediği iddiası yerini, milli çıkarların ahlaki gerekçeye ihtiyaç duymadığı bir siyasal dile bırakmıştır. Uluslararası hukuk, ittifaklar ve çok taraflı kurumlar, ancak Amerikan çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde anlamlı kabul edilmektedir. Aksi durumda, bu yapıların devre dışı bırakılması meşru bir tercih olarak sunulmaktadır.
Bu durum, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere küresel kurumların neden giderek işlevsizleştiğini de açıklamaktadır. Artık dünya, kurallarla yönetilen bir sistem olmaktan çok, güç merkezlerinin anlık hesaplarıyla şekillenen bir alana dönüşmektedir. Trump döneminde sembolleşen bu yaklaşım, yalnızca bir yönetim tarzı değil; Amerikan siyasal zihniyetinde kökleşmiş tarihsizlik ve pragmatizmin sertleşmiş bir versiyonudur.
Bir yanda demokrasi, özgürlük ve insan hakları söylemini kullanan; diğer yanda uluslararası hukuku hiçe sayan, yaptırımları bir dış politika rutini haline getiren, savaş ve barış kararlarını kurumsal mekanizmalar dışında alan bir Amerika gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu çelişki artık gizlenmemekte, bilakis yeni normal olarak sunulmaktadır. Değerler dili, yerini açık güç siyasetine bırakmıştır.
Bu yeni konjonktürde, çevre ülkeler açısından asıl risk, bu sert hegemonya pratiğini “kaçınılmaz gerçekçilik” olarak içselleştirmektir. Dışarıdan telkin edilen demokrasi ve özgürlük vaatlerinin, içeride ödenmemiş bedellerle kalıcı hale gelmesi mümkün değildir. Başkalarının bahşettiği özgürlükler, çoğu zaman başka alanlarda kaybedilen egemenliklerin üzerini örten geçici kazanımlara dönüşür.
Türkiye açısından mesele, stratejik iş birliğinin kapsamından çok, bu ilişkinin iç siyasal dengeleri nasıl yeniden şekillendireceğidir. Küresel güç merkezlerinin taleplerine uyum sağlamak adına yapılan düzenlemeler, demokratikleşme görüntüsü altında yeni bağımlılık ilişkileri üretebilir. Tarih, dış baskıyla açılan demokratik alanların, aynı dönemde yeni yasakları ve yeni vesayet biçimlerini de beraberinde getirdiğini defalarca göstermiştir.
Bu nedenle bugün asıl soru şudur: Daha fazla demokrasi ve özgürlük söylemiyle gelen küresel rüzgârlar, içeride hangi bedellerin ödenmesini talep etmektedir? Ve bu bedeller ödenmeden elde edildiği sanılan kazanımlar, yarın hangi haklardan feragat edilmesine yol açacaktır? Bedelsiz kazanılan özgürlüklerin, bedeli ağır olur. Bedeli ödenmeden demokrasiye geçilebildiğini sanan toplumlar için ise gerçek bedel, çoğu zaman geç fark edilir. Hoşça bakın zatınıza…