Dünya Kupası bitti. Kupayı İspanya kazandı; hem de öyle tesadüfen değil. Turnuvanın ilk düdüğünden son düdüğüne kadar oynadığı futbolla, ortaya koyduğu karakterle ve tartışmasız oyun üstünlüğüyle... Finalde Arjantin’e futbol adına nefes aldırmadı; topa hükmetti, oyunu istediği gibi yönlendirdi ve rakibine tabir yerindeyse top göstermedi.
Arjantin ise finale kadar nasıl taşındıysa, finalde de aynı düzenin işlemesini bekledi. Ancak bu kez karşılarında, sahada oynadığı futbolla bütün hesapları bozacak bir İspanya vardı. Turnuva boyunca oluşan algılar, hakem yorumları ve masa başında üretildiği düşünülen senaryolar, sahadaki futbol gerçeğine çarptı. İspanya, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir üstünlük kurdu. Oyun istedikleri gibi gitmeyince Arjantinli futbolcuların çirkefleşmesi de gecenin en çarpıcı görüntülerinden biriydi. Futbol oynamaktan çok rakibi yıldırmaya çalışan bir tablo çizdiler. Ama karşılarında ne oyundan düşen ne de provokasyonlara gelen bir rakip bulabildiler.
Bu turnuva boyunca Messi üzerinden kurulan kutsama anlatısı da zirveye taşındı. Yıllardır, "Messi mi Ronaldo mu?" tartışmasını diri tutan futbol endüstrisi, yine bütün organizasyonu tek bir ismin etrafında döndürmeye çalıştı. Sanki sahada 11 kişi değil, tek bir futbolcu vardı. Oysa final gösterdi ki efsaneler de pazarlama kampanyaları da oluşturulan algılar da iyi futbolun önüne geçemiyor.
Arjantin başından sonuna kadar oluşturulmaya çalışılan uluslararası sempatinin aksine giderek antipatik bir takım oldu. Messi markası etrafında örülmek istenen küresel ilgi, Arjantin taraftarlarının İsrail’e verdiği destek ve rakipleri tahrik etmek için açtıkları İsrail bayrakları... Turnuva atmosferini gölgeleyen bu tartışmaların hiçbiri, finalde İspanya’nın sahadaki mutlak üstünlüğünü gölgelemeye yetmedi.
Hakem performansları da yine güven vermekten uzaktı. Özellikle Arjantin-Mısır maçındaki hakem yönetimi, Mısır’ın tırpanlanması futbolseverlerin kafasında derin soru işaretleri bıraktı. Ancak finalde İspanya karşısında hakem kararları bile Arjantin’i oyunun içine sokmaya yetmedi; çünkü sahada varlık gösteremiyorlardı.
Peki FIFA, bu Dünya Kupası’yla geleceğe umut veren bir organizasyon ortaya koyabildi mi? Kesinlikle hayır. İlkelerden uzak, kuralsızlığın normalleştirildiği ve siyasetin futbola her fırsatta müdahale ettiği bir organizasyon izledik. Donald Trump’a şirin görünme çabaları, İran Milli Takımı’na yönelik uygulamalar, Somalili hakeme vize verilmemesi... Bunların hiçbiri, "Futbol herkese aittir" diyen FIFA’nın söylemleriyle bağdaşmadı.
Sahada futbol konuşulacağı yerde kulisler, pazarlama stratejileri, yıldız kültü ve siyasi hesaplar konuşuldu. Üstelik futbol, giderek Amerikan spor anlayışına teslim edildi. Reklâmlar, bitmek bilmeyen gösteriler, yaklaşık 25 dakikaya uzayan final devre arası ve futbolun ritmini bozan şovlar; Dünya Kupası’nın adım adım bir spor organizasyonundan ziyade küresel bir gösteri endüstrisine dönüştürüldüğünü gözler önüne serdi.
Norveç’in Viking temalı görsel sunumları belki turnuvaya renk kattı; fakat akıllarda kalan asıl şey ne futbolun estetiği ne de unutulmaz maçlar oldu. Geriye yine bitmeyen, "Messi mi Ronaldo mu?" polemiği, abartılı Messi övgüleri, finalde dökülen bir Arjantin ve her geçen gün reklâmın, siyasetin, küresel pazarlamanın gölgesine giren bir oyun kaldı. İspanya kupayı kazandı ve bunu sonuna kadar hak etti. Ama FIFA yine kaybetti. Ve ne yazık ki kaybeden sadece FIFA değil, futbolun ruhu ve doğası oldu. Hoşça bakın zatınıza