Her medeniyet önce şehirlerini değil, kelimelerini kaybeder. Çünkü kelimeler yalnızca eşyayı değil, eşyayla kurduğumuz ilişkiyi de adlandırır. Bir kavram yer değiştirdiğinde yalnızca sözlük değişmez; insanın zamanı, dünyayı ve kendisini algılama biçimi de değişir.
Bir medeniyetin çözülüşü çoğu zaman savaşlar, ekonomik krizler veya siyasal dönüşümler üzerinden anlatılır. Oysa bunlar daha derinde yaşanan bir anlam kaymasının görünür sonuçlarıdır. İnsan dünyayı önce kelimelerle kurar. Bu yüzden anlamın dönüşümü, kurumların dönüşümünden önce gelir.
Modern çağın en büyük başarısı yalnızca üretimi artırması ya da teknolojiyi geliştirmesi değildir. Asıl başarısı, kelimelerin hafızasını dönüştürmesidir. Aynı kelimeleri kullanıyoruz; fakat artık aynı dünyadan söz etmiyoruz. Dünya, zaman, bereket, iktisat, başarı, özgürlük ve gelecek aynı seslerle telaffuz edilse de başka bir anlam evrenine bağlanmıştır. İsmet Özel’in ifadesiyle kapitalizm, "dünyaya kaymak bağlatmış"; dünyayı ve dünyevi hırsları insanın gözünde o kadar cazip ve vazgeçilmez kılmıştır ki insan artık hakikatin merkezini değil, ayrıntıları ve kendi konforunu kutsar hale gelmiştir.
Kur'an'ın dünyası ile modern dünyanın dünyası arasındaki fark, önce kelimelerin kurduğu akrabalıklarda görünür. Dünya bir zamanlar emanet, rızık, şükür ve ahiret ile birlikte düşünülürdü. Bugün ise yatırım, performans, büyüme, sermaye ve rekabet ile aynı semantik alanı paylaşmaktadır. Değişen yalnızca kelimelerin anlamı değil, birbirleriyle kurdukları ilişkidir.
Bereket bunun en çarpıcı örneğidir. Bereket hiçbir zaman yalnızca çokluk demek değildi. Azın çoğalması, vaktin genişlemesi, paylaşmanın insanı eksiltmemesi demekti. Bugün onun yerini büyüme aldı. Büyüme sayıyla ilgilidir; bereket ise anlamla. Büyüme grafiğe dönüşebilir; bereket ancak yaşanabilir.
İktisat da benzer bir kader yaşadı. Kasd kökünden gelen ve ölçü, itidal, denge anlamlarını taşıyan iktisat, modern dilde üretim, tüketim ve büyümenin teknik hesabına dönüştü. Böylece ahlâki bir kavram, teknik bir disipline çevrildi.
Zaman da aynı göçe uğradı. Bir zamanlar vakit güneşin hareketiyle, ezanla, mevsimle ve insanın ritmiyle hissediliyordu. Güneş batıp akşam ezanı okunduğunda saatler on ikiye ayarlanır; insan zamanın gerçek sahibini hatırlayarak kul olduğunu her gün ferden tescil ederdi. Zaman, mekanik takvimlerin veya borsa saatlerinin yönettiği teknik bir araç değil, kulun Rabbiyle tazelediği ahlâki bir "vakit" idi. Bugün zaman takvimler, bildirimler, ajandalar ve performans hedefleriyle yönetiliyor. Zaman artık yaşanan değil, yönetilen ve tüketilen bir kaynak olarak görülüyor.
Pazar artık bir mekân değildir; hayatın örgütlenme biçimidir. Eskiden insanlar pazara giderdi. Bugün pazar insanın cebine, evine, dostluklarına ve yalnızlığına kadar gelmektedir. Bu yüzden tüketim artık bir davranış değil, bir varoluş tarzıdır.
Hicret de yalnızca coğrafi bir yer değiştirme değildir. Hakikate doğru bir yöneliş, zihni bir sıfır noktası ve zamanı "Cahiliye" ile "İslam" diye ayıran bir bilinç eşiğidir. Modern hareketlilik ise yön değil, yalnızca hız üretir. İnsan daha çok yer değiştirir, üniversiteleri sadece hangi iş imkânını sağlayacağına bakarak seçer; fakat aynı seküler anlam dünyasının içinde sıkışıp kalır.
Bu nedenle mesele kapitalizmi yalnızca ekonomik bir sistem olarak okumak değildir. O aynı zamanda bir anlam rejimidir. Nesnelerden önce kavramları, pazarlardan önce dili, üretimden önce hayal gücünü dönüştürür. İnsan artık dünyayı yeni kelimelerle değil, eski kelimelerin yeni anlamlarıyla yaşamaktadır.
Belki de bugün yeniden yapılması gereken ilk iş yeni kavramlar üretmek değildir. Kullandığımız kelimelerin biyografisini yeniden okumaktır. Çünkü bazen bir kelimenin hikâyesi, bir medeniyetin hikâyesidir. Dünyanın üzerinden o cazip kaymağı sıyırıp atabildiğimizde; dünya yeniden emanet, iktisat yeniden ölçü, bereket yeniden paylaşma, zaman yeniden vakit olabildiğinde, kaybedilen yalnızca kelimeler değil, onlarla birlikte göç eden anlamlar da yavaş yavaş evine dönebilecektir.
Hoşça bakın zatınıza…