Ağaç ve bitkilerden ancak birkaç tanesinin isminin işaret ettiği cisimlerini ayırt edebilirim. Merakın ötesinde özel bir ilgi ve çabanın olması gerekir herhalde bu konuda. Mesela iğne yapraklı ağaçların farklı olduklarını bilmek veya dikenli bitkileri tek tek adlarıyla ayırt etmek belli bir ilginin ve çabanın sonucunda mümkün olmalı. Tabi böyle bir ilgi ve çabanın temelinde merakın yanında “sevgi”nin bulunması öncelikli bir unsurdur. Fakat sevginin bulunması, her zaman için meraka kaynaklık edemeyebileceği gibi, sevgiyle merakın ilgi ve çabaya dönüşmesi de mümkün olmayabilir. Ayrıca ağaç ve bitki sevgi ve merakının aynı şiddet, düzey ve derecede olmasını beklemek de doğru değildir.

Moda deyişle “favorim” olarak düşündüğümde, sevginin ötesinde farklı bir duyarlıkla zeytin ağacının kendiliğinden öne çıktığını söyleyebilirim. Allah’ın üzerine and içmiş olması elbette belirleyicidir ama bunun adeta bir ilke düzlemiyle ilişkili olduğu ayrı bir konudur. Fakat zeytin ağacı, nedense, tevazu, tahammül, kanaat gibi duygu ve değerlerin sembolü gibi görünür bana. Çınar ve meşe ağaçları, kendisiyle barışık olabilmenin gösterişsiz ululuğunu ve dinginliğini çağrıştırdıkları için, gerçek anlamda sevgi sembolleridirler. Hayatın gizemli canlılığını ve çok yönlülüğünü çağrıştırırlar. Salkım söğütler ise, hep hüznün dolu dolu duyarlığını barındırırlar gibi gelir bana.

Hiçbir kategoriye ve kıyasa yer vermeyen gülün müstesnalığı bir tarafa, nergis ve sümbül çiçeklerinin özge bir duyarlığın konusu oldukları söylenmelidir. Teklifsiz-tekellüfsüz, bir nebzecik ilgiyle hemen coşuveren sardunyalar, sizi farkına varamayacağınız bir alışkanlıkla bağlayıverir.

Küçük bir vazo ya da bardakta kök salmak üzere suya bıraktığınız bir dalın saksıya dikilmesiyle başlayan yaşama serüvenini gün gün izlemek, yaşadığınız hayatın gizemini içinize usulca damıtması, “can” diye nitelendirdiğimiz olguyu gözünüzde somutlaştırır. Hele ceviz, fındık ya da kestane tanesini saksıdaki toprağa gömerek bir süre bekledikten sonra sarımsı-akımsı filizlerinin toprağı yarmaya başlamasını sabırsızca izlemenin ayrı ve engin bir duygu patlaması oluşturması anlatılamaz.

İnsanın dışında, hayvanların can taşıdıklarını, sanki olağan bir şey gibi gerçekten duymadan kabulleniriz de, ağaç ve bitkilerin de bir “can” taşıdıklarını, ihtimal kabilinden, benimsediğimiz kuşkulu görünüyor bana. Sanki zamanı geldiğinde tomurcuklanmaları, filizlenmeleri, yapraklanmaları, çiçek açıp meyve vermeleri mekanik bir işlemin tamamlanması şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa “can” olarak tanımlayageldiğimiz bir “tekevvün”, oluş, deyim yerindeyse bir “mucize”, sessiz sedasız, gürültüsüz patırtısız gerçekleşmektedir. Öte yandan bir ağacın, bir bitki ya da çiçeğin varlığı, nice binbir varlığın hayatını, canını sürdürdüğüne hizmet ettiğini, onlara vesile olduğunu düşündüğümüz, hesaba kattığımız pek söylenemez. Kabaca bir gözlem yapıldığında, bahçemizdeki bir ağacın birçok kuşun yanında sayısız böceklerin hayatlarına can kattığını, canlarına vesile olduğunu görüp anlamak fazla zor olmayacaktır.

Mecazen bile söylenmiş olsa, “ağaç kesmenin baş kesmek” olduğunu en duyarsız bir kimsenin fark etmesi mümkündür, ama imkânsız olan bunu içten kavramaktır. Bu ise, başlı başına bir insan olabilmek sorunudur.