İnsanların çoğunluğu ilkbaharı sever.

İlkbaharda soğukla sıcak dengededir.

Ortalık ılımandır.

Ne sıcaktan yanarsınız ne de soğuktan donarsınız.

Sıcağa karşı elbiselerimizi incelterek, soğuğa karşı elbiseleri kalınlaştırıp yünlüler giyerek tedbirler alırız.

Midemizi aç bırakıp güçten düşmediğimiz gibi çok yiyip mide fesadına da uğramayız.

Ne Katolik papazı gibi müzmin bekâr kalırız, ne de Kazanova gibi sayısız kadına ihanet ederiz.

Her iki tehlikeye karşı nikâh kalesine sığınırız.

Tenimizi kir ve mikroplardan temizlemek için banyo yaptığımız halde temizlik hastalığına tutulup cildimizi de temizlik adına tahriş etmeyiz.

Biz Müslümanlar tenimizi, canımızı, evimizi, ülkemizi ve bütün insanlığı iki dünya ateşinden korumakla görevliyiz.

Her namazımızın son oturuşunun son duasında, "Bize iki dünyada güzellikler ver, bizi ateşin azabından koru" manasına gelen, "Rabbena atina fiddünya haseneten..." ayetini okuruz.

Kendimize veya dışımızdaki insanlara gelecek iyilikle kötülük aynı yerden aynı anda gelecekse hangisinin oranı fazla ise onu tercih ederiz.

Zararımızla kârımız aynı işte eşit durumda ise zararın gelmemesi için kârdan da vazgeçeriz.

Asıl olan zarar görmemek, hasta olmamak, iflas etmemek, kan akıtmamak, yürekleri yakmamaktır.

Onun için İslam hukukunun önemli maddelerinden biri de, "Def-i mefâsid celb-i menâfiden evlâdır " maddesidir.

Yani, kötülüğün giderilmesi menfaatlerin kazanılmasından önceliklidir.

Evin güzelleştirilmesi için önce evin kirden pastan temizlenmesi gerekir.

Birbirimizin yüzüne bakarak sohbet etmemiz için önce odadan karanlığın kovulması gerekir.

Gönlümüze dinin girmesi için kinin sürgüne gönderilmesi lazım.

Onun için kelime-i şehadetlerimizde önce, "La ilahe" diyerek gönüldeki putların hepsini yıkıyoruz ve ardından, "İllallah" diyerek yaratanın yaşatanın ve yönetenin yalnız Allah olduğuna iman ve ikrar ediyoruz.

Şair: "Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan" demiş.

Kuranda bir kaç yerde, "Hak ile batılı karıştırmayın" buyrulur.

Zehri şekerin içine koyup da sunanlara, "Şekerin de zehrin de senin olsun" demeliyiz.

"Demokrasi getireceğiz" diye bir buçuk milyon Iraklıyı öldürdükten sonra yeni bir kral tayin edip gidenlerin gösterdiği şekerlere aldanmamak için bu hukuki kuralı hatırdan çıkarmamaya dikkat edelim.

İbn-i Macenin mukaddimesinde rivayet ettiği hadiste Sevgili Peygamberimiz: "Size bir şeyi emrettiğimde gücünüz oranında yerine getiriniz, yasakladığım bir şeyi de derhal terk ediniz" derken emredilenleri gücümüz yettiğince yerine getirmemiz istenirken yasaklananlar da ise derhal terk etmemiz istenmektedir.

Yani yasaklara riayet daha dikkatle yapılmalı emirler de gücümüz oranında yerine getirilmeli.

Kendini Firavun gibi kabul eden bir devlet, "Şu suçsuz adamı öldür, senin ülkenin bütün yollarını altınla kaplatacağım, her köye gümüşten camiler, her cemaate mercandan tespihler yaptıracağım" dese, bu haksız yere öldürme işlemi yapılamaz.