Zamane hocaları diye bir şey türedi. Bunların ortak vasfı, güce ve güçlüye karşı konum almak, pozisyon belirlemek, doğruları güce göre evirip çevirmek. Bunlar, eğer ki güce ve güçlüye halel getirecek gerçekler varsa bunları dillendirmemekle memur. Lafta hakikatin peşinden gider görünüp her olan biteni nasıl gücün lehine çeviririm derdindeler. Zamane hocası olmaları boşa değil yani.
Bunlar, suret-i haktan görünüp ve en vahimi de dini argümanları kullanıp da bu işleri yapıyorlar ki, işte bu tahammül edilecek veya sessiz kalınacak bir şey değil artık. Misal, etrafında pervane olup uğruna fetvalar uydurduklarına miting meydanlarında veya şuradaki buradaki sohbetlerinde oy istemek, bunlar için olmazsa olmaz. Bunların gözünde tek bir gerçek varsa, o da güçtür ve bunların gözünde gücün sembolü olan siyasi partidir, iktidardır.
Bunlara sorsanız “memlekette iyi şeyler de olmaktadır”. Bunlara sorsanız, “her şey bir anda değil, yavaş yavaş düzelecektir”. Bunlara sorsanız, “bunlar giderse gelecekler zulmedecektir, dolayısıyla bunların yanlışları hoş görülebilir”.
Her ne hikmetse, toz zerresi kadar iyi şeyi bulup çıkartan bu zamane tipleri, ortada duran vahim ve ibretlik yanlışları, fiyasko derecesindeki hataları bir türlü görememektedir. Gözlerine inen perde bir türlü bu yanlışları göstermemektedir.
Mesela “faiz dünya gerçeğidir” sözünü bi başka kimse etse, bunlar anında reddiyeler ve fetvalar döşenip bas bas bağıracaklardır. Ancak iş “otorite” gelince, bunların ne gözü görür, ne kulağı duyar.
Mesela, “zinayı suç olmaktan çıkarsa” herhangi birisi, bunlar yine başlayacaktır vaveyla etmeye, “başımıza taş yağacak” mı derler artık, yoksa “din elden gidiyor” diye mi bağır çağır ederler, bilinmez. Ancak, öyle veya böyle, bunların bir tanesi tek bir kelam etmemiştir bu kepazelik, bu rezillik, bu iğrençlik karşısında. Onların tek derdi, güce göre konum alıp bina, yurt, para, bağış, mürit, bilmemne kapmak olmuştur belki de.
Mesela, herhangi biri çıkıp da “ABD bizim ebedi dostumuz” dese, biri kalkıp da “bizim yolumuz AB’nin yoludur” buyursa, bu zamane tipleri anında yaftayı yapıştırır, anında “tekfir” eder. Ama iş “İslam düşmanı Papa heykeli önünde imza atanlara” gelince, bunların yine gözleri görmez, kulakları duymaz, ağızlarından tek bir kelime çıkmaz. Çıkamaz! Çıkabilmesi için omurga gerekir çünkü…
Bunlar, yeri ve zamanı gelince devreye girerler, dini argümanlara sarılıp güçten yana tavır alırlar sadece. Bu zamane tiplerinden birisi İsrail’le, hem de Ramazan ayında yapılan anlaşmayı “nasıl olur da aklarım” telaşına düşüvermiş. Böylesi bir kepazelik de olmaz diye bekliyorduk ama beklentilerimiz yine boşa çıktı. Zamane hocaları tabir edilenler, İsrail’le anlaşma rezaletini bile savunmaya çalışabiliyor yani.
Nasıl savunmaya çalışmış, hangi gerekçeleri öne sürmüş falan çok da önemli değil. İsrail tarafından “bize muazzam ekonomik kazanımları olacak” diye sevinçle karşılanan ve Gazze ablukasının Türkiye tarafından resmen kabul edildiği bir anlaşmayı savunabilen birinin söylediklerini buraya aktararak bu satırları kirletmeye lüzum yok. Artık insanın basireti nasıl bağlanıyorsa, hem de Ramazan günü İsrail’in lehine olan bir anlaşmayı savunabiliyor, hem de bunu dini argümanlara dayandırabiliyor. Güce tapınmacı bir zihniyetin yan etkileri işte!
Toplumun hassas olduğu dini meseleleri kullanarak ve “hoca” maskesi altında bunu yaparak birtakım menfaatler sağlamak “sefil” bir davranış değil midir? Hiçbir utana göstermeden, İsrail’le anlaşmayı savunabilmek ve eleştirenleri de utanmaz bir şekilde suçlamak da bu ucuz menfaatçi kafanın ürünüdür. Zamanın ruhu dedikleri şey, bu ucuz menfaatçilik ve güce tapınmacılık olduğundan olsa gerek “zamane hocaları” denen tipler de aynı ucuzluğun ürünüdür.
Allah hiç kimseyi, İsrail’le anlaşmayı bile savunacak kadar “sefil” etmesin!