Boynu büküklerin, omuzları çöküklerin diğer insanlardan daha fazla yıkılmasıdır; her doğal afet.

Sel, çığ, deprem belki zengine teğet geçer, ne ki en fazla yoksulu vurur, tüketir, canını acıtır.

Önceki gün, telefondaki ses karşısında çöktüm, karşımdaki genç kadın acısını anlatırken hıçkırıklara boğulmakta, sanırsınız evinden cenaze çıkmaktadır;

“Kalbim sıkışıyor, ellerim uyuşuyor, kollarım kalkmıyor, evimi su bastı, bir metre suyun içinde eşyalarım yüzmekte, mahvolduk, yuvasız kuşlar gibiyim, ne olur bana kalbimin acısını geçirecek bir cümle söyleyin.”

Dondum kaldım, komşumun acısı, çaresizliğime eklendi, ne söyleyebilirim.

Ne diyebilirim, garibin zaten her günü sıkıntı içinde idi, ama şükürden başka ilacı yoktu.

Bir müddet sonra toparlandım; ona dedim ki; çocukların eşin sağ mı?

Sağ.

Tamam, gerisini boş ver.

Ama koltuklarım, dolaplarım şişti bozuldu, yataklarım yorganlarım su içinde, sandığımda çeyizlerim çamurlu sularda yüzmekte, beyaz dantellerim kapkara oldu.

“Cenaze yok ya, çok şanslısın; kapa gözlerini ve şükret, eşyayı yerine koyabilirsin ama giden canı geri getiremezsin.”

Abla sağ ol, dedi.

Ama beni alan çarpıntı, yüreğime dolan hüzün, o yoksul kadının evini basan çamurlu sular, yaralı umutlarını iyice çökerten sızı, benim yüreğime de düştü.

Çok eskilerde, çocukluk hatıralarımda kalmıştı böyle yumruk büyüklüğündeki doluların sinirli sinirli gökyüzünden atılması, ağaçların yelere kapaklanması, kuş yuvalarının tarumar olması, evlerin kuzeye bakan pencerelerinin kırılması, yaralı kuşların evlerimizde tedavi altına alınması, evi su dolan komşulara yardıma koşulması.

Küresel ısınma sel felaketini artıralı beri, artık metropollerin bile dayanacak gücü kalmamakta çoğu yerde.

Fakat en fazla küçük yaralı kuşlar gibi yoksul insanlar acılara bulanmakta, çökmüş omuzlar, bükük boyunlar iyice eğiliyor haşin koşullar karşısında tutunamayıp da.

Çocukluğumdaki o dağılan kuş yuvalarından yükselen anne kuşların çığlıkları hâlâ kulaklarımdadır. Büyük buz parçalarının vurup düşürdüğü yuvalarından fırlayan yavruları başında ağıt yakarcasına feryatları, arkadaşımın ağlayışlarına ne kadar benzemekte idi.

Şimdiki çocukların tanımadığı, metropollerin çaldığı bahçeli evlerin çocukları idik; mahallemizin imamının önderliğinde bahçelere dağılıp kırılan dallar arasından annelerimizle birlikte yaralı kuşları toplamış, evlerimizde onları tedavi etmiş, henüz tüyleri çıkmamış bebek kuşlar için tuğlalar ısıtıp bezlere sarıp küçük bir kalorifer yapan annemi izlemiş, sabaha kadar kuş yavrularının başını beklemiştik, komaya girerlerse bir yudum su ya da süt verebilmek için. Ali Hoca’nın ertesi günü küçük dallarla kuş yuvaları yapıp ağaç gövdelerine yerleştirmesi ile anne kuşlar bizleri tereddütle izlemiş, evlerde iyileştirdiğimiz kuşları yuvalara bıraktığımızda, bahçeyi saran o neşeli serçe sesleri uzun zaman duyulmamış, boynu bükülmüştü bütün küçük kuş ailelerinin. Komşuma teselli için koşanlar, yuvasız kuşlara sahip çıkan geçmiş zamanın şefkatli kadrosunu yetkililerde beyhude aradı, bir türlü ilgililerin telefonu açılmadı. Sonunda mahalleli kovalarla, küreklerle girişip hasarlı evden suları boşalttı. Arkadaşım boynu bükük, yuvasının zeminindeki çamur tortusuna acı ile baktı ama o ilk dehşet anını da atlattı, çocuklarına sımsıkı sarılarak; “Allah’ım sana çok şükür, çocuklarım yanıbaşımda ya, yuvayı yeniden kurarım ben” dedi.