Merhum Erbakan Hoca nın bir tespiti çok yerindedir. Küresel nizama uymaya zorlanan Türkiye ve benzeri boyunduruk altındaki ülkeler, kendilerine çizilen rotanın dışına çıkmamaya programlanmışlardır. Bu rotanın dışına çıkmaya çalışmaları, kendi güzergahlarını çizmeye uğraşmaları ve bağımsız hareket etme gayretleri küresel nizamın hem hoşuna gitmez, hem de muhakkak ki müdahalesiyle sonuçlanır.
Erbakan Hoca, bu durumu, yani küresel nizamın çizdiği rotaya karşı gelme halini, gayet veciz ve öz bir şekilde Mesele Türkiye nin şeftali yerine motor üretmek istemesiydi şeklinde ifade etmiştir.
`60 lı yıllarda Güney Kore ile aynı düzeyde olan Türkiye, geçen sürede yıllık ortalama yüzde 4.5 civarında bir büyüme rakamıyla gelişmekte olan ülke sarmalına hapsolmuşken, Güney Kore akıllı bir stratejiyle kendi sanayisini kurmuş ve gelişmiş bir ülkeye dönüşmüştür. Geçen zaman zarfında, elbette Türkiye de de pek çok şey değişti ancak `60 larda aynı seviyede olduğumuz Güney Kore örneğine bakınca ortadaki tablo başarı falan değildir.
Bugün, Türkiye, dünyanın 17. büyük ekonomisidir, ancak gelişmiş ülkelerle aradaki fark da çok büyüktür. En başta Türkiye, daha doğru düzgün ve kendisine ait bir sanayiyi teşekkül ettirememiştir. İhracatımız, ithalatımızın yüzde 65 ini ancak karşılamaktadır. Katma değeri düşük malları dışarıya satıp, dışarıdan teknolojisi ve katma değeri yüksek, nitelikli mal satın almaktayız. İthalatla ihracat arasındaki fark, bu ülke kaynaklarının yurtdışına transfer edildiği manasına geliyor.
Türkiye nin en büyük ihracatçı sektörü olan otomotiv, bir montaj sanayiinden öteye gidebilmiş değil. Hala kendimize ait bir otomobil markamız, kendimize ait bir motorumuz yok. Dolayısıyla kendi teknolojimizi üretip satamıyoruz hala. Bilgiyi ve teknolojiyi üretip satmadan gelişmiş bir ülke olmak mümkün değildir. Bu gerçeği görmeden boş nutuklarla kendimizi kandırmaktayız. Bilgiye uzak olan, üretemeyen, teknolojiyi dışarıdan satın alan bir ülkenin büyük bir güce dönüşmesi de hayalden öteye gitmeyen bir vakıadır artık.
Bir ara Türkiye gündemini meşgul eden yerli otomobil tartışmalarını hatırlayalım. Yerli otomobil üretecek bir babayiğit arayışlarını ve bu babayiğitin türlü teşviklere rağmen bir türlü ortaya çıkmamasını unutmamak gerek. Böyle bir babayiğit çıkmadı, çünkü bilgiyi ve teknolojiyi üretmek, geliştirmek, buradan hareketle bunların maliyetine katlanmak, montaj yapıp satmaktan kat be kat pahalı ve risklidir çünkü. Türkiye, hazıra alışmış bir ekonomidir, kendine ait adamakıllı bir marka çıkartamaması da, bu hazıra konma alışkanlığındandır.
Evet, gerçekten de böyle bir girişim vuku bulsa, muhtemelen birçok beklenmedik engel de çıkacaktı karşısına. Belki, Devrim otomobilleri örneğindekine benzer ipe sapa gelmez gerekçelerle bu girişimler akamete uğratılacaktı. Ancak, bunlar bir mazeret teşkil etmez. En başta kamu olmak üzere, yerli bir otomobil ve dahi motor sanayiinin hala teşekkül ettirilememesi, öyle ya da böyle büyük olma iddiasındaki bir ülkeye yakışmaz. Gerçi, kendi sanayini ve teknoloji üretimini gerçekleştirememiş bir ülkenin büyüklük hayallerinin de ham hayal den öte bir şey olmadığını da söylemeli.
Söz konusu babayiğiti beklerken, hükümetin bir Bakanı şöyle bir ifade kullanmıştı: Yerli dediysek tamamı yerli olacak diye bir şey yok. Yani, yerli bir otomotiv sanayiinden ziyade, yerli bir isim taşıyan bir yapboz yapmakmış amaç. Sanıyorum bu kafa yüzünden, ne yerli bir motor yapabiliyoruz, ne de adamakıllı bir yeri sanayi kurabiliyoruz. Gelişmiş ülkelerin bölge bayii tadında bir gelişmekte olan ülke olarak yabancı markalara ucuza araç üretip, Türk otomotiv sanayii çok gelişti cümleleri kuruyoruz.
`50 lerdeki Otomobil Kongresi nde, Biz şeftaliden başka bir şey üretemeyiz diyen kafa, bugün de (çeşitli sebeplerle) Yerli dediysek her şeyinin yerli olması gerekmiyor diyebiliyor. Küresel nizam da, bu kafaları destekleyerek Türkiye nin kör topal ilerleyen, ne uzayan ne de kısalan bir arada kalmış ülke olmasına oynuyor zaten. Şeftali yerine motor üretmeyelim de, ne yaparsak yapalım!