Bir yandan finansal kriz diğer yandan kontrol altına almaya çalıştıkça derinleşen Devlet krizi Türkiye ekonomisinin ufkunu karartıyor. Krizler karşılıklı olarak birbirini besliyor ve kırılganlık anormal bir hızla artıyor. Ekonomi cephesindeki istikrarsızlaşma sosyal ve siyasi dengeleri, devletin yapısındaki tıkanıklık ise ekonomiyi olumsuz etkiliyor. Gerçekleri dışlamanın, keyfiyeti hukukun yerine koymanın, güçlenmek ve günü kurtarmak adına sorunların yıkıcı olabilecek kadar ağırlaşmasına izin vermenin bedeli çok ağır olabilecek gibi görünüyor. Etkili ve yetkili kesimler ise bir türlü içine düştükleri gaflet uykusundan sıyrılamıyor, gerçekçi olamıyor; durum böyle olunca teşhisler yanlış, tedavi girişimleri ise tümüyle yanlış veya eksik olmaktan kurtulamıyor. Kırılganlık artıyor, istikrarsızlık salgın hastalık gibi her yanı sarıyor. İş işten geçtikten sonra devreye giren tepkisellik durumu iyice olumsuzlaştırıyor. Olduğundan farklı görünmek ve geniş kitleleri aldatmayı sürdürmek giderek imkansızlaşıyor... Demokratik bilincin yeterince gelişmediği toplumlarda benzeri durumların yaşanmasını yadırgamamak gerekiyor...
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız koşullarda Türkiye ekonomisinin daralması, işsizlik ve enflasyonun yükselmesi, artan güvensizliğe bağlı olarak riskten kaçınma eğiliminin yaygınlaşması kaçınılmaz olacak gibi görünüyor. Bu gerçeği inkar edenlerin evde yaptığı hesapların tutmayacak olması da sürpriz sayılamayacak. Bir yandan olumsuzlaşan küresel koşullar, diğer yandan ağırlaşmış sorunlar ve yaşanmakta olan devlet krizi ülkemize yönelik ilgiyi büyük bir hızla geriletiyor; Türk Lirası sert dalgalı bir şekilde değer kaybediyor, önüne çıkanı silindir gibi ezip geçiyor. Döviz kurları yükseldikçe enflasyon ve faizlere ilişkin beklentiler bozuluyor, riskten kaçınma eğilimi daha bir güçleniyor, eriyen varlık değerleri tüm bilançoları tarumar ediyor. Bu gerçekleri inkar ederek veya geniş kesimler arasına nifak sokarak gelişmeler kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Başka bir deyişle bataklıkta çırpınılıyor, çırpındıkça batılıyor. Nerde hata yaptık demek kimsenin aklına gelmiyor...
Aklını kötüye kullananlar işbirliği yaparak kendilerinden olmayanı haklı haksız ayrımı yapmadan haklıyor. Bu olumsuzlukta suç ortaklığı yapanlar şimdi birbirine giriyor. Kazananı olmayacak bir süreçte hesapsızca yol alınıyor. Daha önce farklı gerekçelerle bu kısır döngüye destek vereler üçer beşer çekilip kendini kurtarmaya çalıştıkça gerçeklerin açığa çıkmasını engellemek, olduğundan farklı görünmek imkansızlaşıyor. Başrol oyuncularının mağduru oynaması ise pek inandırıcı olamıyor. Aklı kötüye kullananlara teslimiyetin tükeniş anlamına geldiği daha net bir şekilde açığa çıkıyor.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır, en uzun süreli ve en tahripkar krizine doğru sürükleniyor. Kimse hayal kurmasın yerel seçimlerden çıkacak sonuca göre bir şeylerin düzelebileceği hayaline kapılmasın. Artık sandıktan çıkabilecek bir çözüm kalmadı. Zira sorunlar çözülemeyecek kadar ağır ve bedel ödeme kapasitesini çok aşacak kadar büyük! Her şeyi yıkıp geniş bir uzlaşı çerçevesinde yeniden inşa etmek gerekiyor. Fakat hem devasa boyuta ulaşan borcun nasıl ödeneceği ve yeni ihtiyaçların nasıl karşılanacağı bilinmiyor hem de uzlaşı ihtiyacı artarken uzlaşmazlık konularının çeşitlenerek arttığı görülüyor. Kısacası ihtiyaçların karşılanabilmesi pek mümkün görünmüyor. Aklı kötüye kullanmanın, nefsinin köpeği olmanın, dengeli ve hesaplı olamamanın bedeli çok ağır olacak gibi görünüyor.
Aklı kötüye kullananların ahlak dersi vermeye ve her şeyi kendi keyfine göre şekillendirmeye çalıştığı bir ülkede bu ve benzeri durumlara düşülmesine şaşmamak gerekiyor. Zira tarih kendini tekrarlıyor...