Mustafa Özcan’ın Cuma günü gazetemizde yayınlanan yazısının girişini aynen alıyorum buraya.
“Hariciyemizde bizi değil de Batı ve batılılaşmayı temsil eden hariciyecilere veya diplomatlara monşerler denilmiştir. Bu ülkeye bağları kopuk ve köksüz zevata ve tiplere monşerler denilir. Monşerler bir devrin vakıasıdır. Günümüzde biraz ayıklansalar da varlıklarını devam ettirmektedirler. Monşerlerin diplomat tipleri olduğu gibi aynı zamanda gazeteci ayakları da vardır.”
Fenerbahçe ne büyük takım ki, hariciyenin haricinde kalan dosyalara, oturdukları koltuklardan erişerek, muhteviyatını günler öncesinden ilan edecek kadar güçlüleri, rakip kulüpcü kadrosuna aldırmıştır; demek için almadık elbette bu girişi.
Hisse çıkarılacak kıssamıza bir bakalım:
“Yanıyorum, yanıyorum da,” der kadın, idama mahkum kocasını son ziyaretinde. “Senin, sana isnad edilen o suçu işlememiş olmana rağmen, asılacak olmana yanıyorum.”
Adam ise rahat. Teselli eder karısını.
“Hiç yanma” der. “Başını hep dik tut. O suçu işlememiş olmam, mücadele şevkin olsun, yaşamana inadın olsun.”
Burdan bakınca bu UEFA ve yetkili kurulları ne kadar erişilmez, ne kadar hatadan münezzeh, ne kadar dürüstlük anıtı gibi görünüyormuş. Monşerlerin gazeteci ayakları yazdılar da öğrendik.
FB suçlu değildir. Bahislere konu edilen o suçu işlememiştir.
Yarı FB’li bir federasyon başkanının tereddütleri, karakollarda bilgilendirilip (!) tv ekranlarına çıkarılan “Anthony Hopkins” bakışlı futbol muhabirciklerinin “Biz çantaları gördük” ifadeleri, yarası olanların UEFA ceza vermelidir ısrarları, derken geldik bu günlere.
Disiplin Kurulu’nun disiplinli, bilgili, hukuka inanmış, adaletle yoğrulmuş, eriştikleri bu güne kadar hiç hataları olmamış, insanüstü demesek de, monşerlerimizin gazeteci ayaklarından çok çok üstün üyeleri toplanmışlar ve demişlerki:
- Ceza vermesek olmaz. O kadar aşkla, şevkle bekleyenler var. Hem sonra bize yakışmaz yalancı çıkarmak diğer kulüp başkanlarını.
“Tahkim’e gideceğiz” “CAS’a gideceğiz” diyor FB’nin Aziz başkanı.
Elin oğlu Disiplin Kurulu’nun hata yapabileceğini kabul etmiş, telafi müesseseleri kurmuş, maznunlar haklarını aramayı sürdürsünler diye.
Lakin bizim monşerlerin ayakları kokuyor, kendileri korkuyor: Yani biz yalancı mıyız
Ne olduklarını UEFA onlara da söyleyecek. Fakat bunu FB sayesinde öğrenmiş olacaklar.
FB bir iyilik takımıdır. Onlardan esirgemez böyle iyilikleri.
Bir çift sözümüz de AKP hükumetinin spordan sorumlu genç bakanına olacak.
“Bir yönü UEFA’da, bir yönü mahkemede, kararlar orada verilecek. Karar neyse herkes ona katlanır.”
AKP’nin bu genç spor bakanı sanki bu ülkenin çocuğu değil, sanki bu ülkede yaşamamış.
Belki de ailesinin Yassıada’da başbakan asanların tarafında olmasından fazlaca etkilendi. Bilmeyiz.
Bir çift sözümüz olacak, demiştik. O noktaya gelelim.
“Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyebilen bir mahkeme heyetinin kararına, bir umuttur diyerek İnönü kapılarında yardım isteyenlere, “Mahkemeler böyle karar verdi” denilerek karşı çıkılmamış mı idi, dedelerinizce.
Bu ülke o acıları hala içinde hissetmiyor mu, yaşamıyor mu
“Üzerimizde baskı var” demek, “size buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” demekten farklı mıdır AKP’nin sayın spor Bakanı
Karar neyse, herkes ona katlanır.
Peki ama siz, neden itirazlar etmiştiniz partiniz hakkında kapatma davaları açıldığında
UEFA veya mahkemeler, savunma yapılmayacak kurumlar mı Kararlarına itiraz mercileri yok mu Diyorsunuz
Son bir soru daha: Verilecek kararı çok önceden bilmek nasıl bir şeydir
UEFA’Nın vereceği kararları, dosya taşımasını bilen ve fakat okumasını bilmeyenler, biliyorlarsa, bu ufalanmış bir UEFA’mıdır
İnönü Etkisi
“Bir durak yeri değiştirsek dahi, bunu İstanbullulara soracağız” demiş Belediye Başkanımız Kadir Topbaş bey.
İnönü etkisidir bu.
“Gezi” ile ihtilal denemesine kalkanlar İnönü etkisinde olurlar da, karşılarındakiler İnönü etkisinde olmazlar mı
Tıpkı DP’lilerin “Sizi ben bile kurtaramam, diyen İnönü karşısında sessiz kalmaları, sen de bize eşit konumdasın, diyememeleri” gibidir Sayın Topbaş’ın İnönü etkisindeliği.
Dahası bizzat ve şahsen İnönü de uygulamıştır aynı taktiği, bizzat ve şahsen İnönü olarak..
Hedef aynı: Sempatik görünmek, olanlardan dolayı yükselen suçluluk payı eğrisini biraz aşağıya çekmek.
İnönü ihtiyaç duymuştu, yaptım oldu, demesinin üstüne söz söyleyecek kimse olmamasına rağmen karşısında.
Yıl 1962. Bu ülkede 27 Mayıs olmuş. Bir başbakan ve iki bakan asılmış. İnönü ülkenin başbakanı.
Maçka’daki evine gazetecileri davet eder birgün. Yiyecekler, içecekler, sohbet edeceklerdir.
Muhabbetin bir yerinde, ülkenin başbakanı İnönü, sıkıntısını paylaşır misafirleriyle:
“Doktorlar yasakladı ama, ben yeniden sigaraya başlamak istiyorum. Ne dersiniz ”
Konuk gazeteciler arasında yemesine ara verip, aman paşam doktorların dediğini tutun, gibi öğütleri seslendirenler oldu mu, bilmeyiz. Lakin bir kişi, İnönü’nü arzusu doğrultusunda konuşur.
“Aman paşam” der. “Yeniden başbakan olmak için başbakan astırdınız, yeniden sigaraya başlamak için gösterdiğiniz bu tereddüdü anlamak zor.”
“Bir durak yeri değiştirsek dahi, bunu İstanbullulara soracağız” diyen sayın Kadir Topbaş’ın hala İnönü etkisindeliği partisinin sorunu olsa gerek.
Onlar kimdi
Başbakan’ın konuşmaları eleştiriliyor. Üslubu, ses tonu, kullandığı kelimeler..
Yönetilenlerin hakkıdır. Hele hele 10 yılda bir sert komutlarla hizaya sokulmak geleneğinden geliyorsa bu insanlar.
Ünlü kartel gazetesinin kalemşorları çıktıkları “Gezi” olaylarını savunma turlarının birinde 100 yaşına ermiş bir “ilmiye” sınıfı mensubuna sormuş:
“Başbakan’ın konuşmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz ”
Cevaba bakın. Ben de sevdim geldikleri bu noktayı.
“Rahatsız oluyorum evladım. ‘Onlar’ ne demek ya! Biz ‘biz’ varız, bir de ‘onlar’mı var Çok hazin.”
Teşbihde hata olmasın diyerek, dinime dahleden bari müslüman olsa, demiyeceğim. Dedim ya, inanmasalar da böyle demeleri de güzel.
Başbakan’ın iki misli yaşındadır, bu cevabı veren “ilmiye” mensubu hanım. Gayet iyi bilir ve unutmamıştır: Gerici, Yobaz, mürteci kelimelerini kullanarak bir ömür geçirdiklerini. Kime diyorlardı “Biz” dedikleri, kendilerine olmadığına gore..
O Başbakan ki, yüzlerce kez duyarak büyümüştür o kelimeleri okul sıralarında, bayrak tuttuğu bayramlarda..
Şimdi sorsak: Bir ihtilal yaptınız. Ortalık sabık, düşük, kuyruk sıfatlarından geçilmez olmuştu. Kullandığınız bu sıfatlar “Onlar”dan daha mı az acıtıcı idi Ya da Sincan’da tanklar, kimin üstüne yürümüştü
Başbakan nerede, nasıl kullandı Kimi anlatmak, tanıtmak istedi, bilmem ama, bir “onlar” kelimesinin inciticiliğini hissedecek hassaniyete sahip olduklarını itiraf etmek, sevindirdi bizi.
Kaldırımlar
“Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!”
Rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın bu güzel mısralarının yaşadığımız “Gezi” günleriyle bir çağrışımı var.
Kaldırımlar, Necip Fazıl’da böyle mısralar; 27 Mayıs’ta ihtilale gerekçe:
“Gençleri öldürdüler, kaldırımların altına gömdüler!”
Kaldırımlar, Gezi’cilerde sökülen taş, kırma, yıkma silahı.. Ana muhalefet liderinde demeç: Bu iktidar, gençleri katledip, kaldırımların altına gömmek istiyor. Bakınız, sökme işlemi tamam.
Kaldırımlar; şehirlilerin belediye faaliyetlerinden şikayetlerinin yegane malzemesi: Yine yeniliyorlar. Yapacak başka işleri yok mu Acaba bu “Gezi”cileri kaldırım ihalecisi müteahhitler mi kışkırttı Aralarına kolay sökücülük yapacak elemanlarını mı yerleştirdiler
Kaldırımlar; Arnavut kaldırımı… Artık sökülmesin demişler, üstüne asfalt dökmüşler. Bu ne ırkçılıktır Nefret suçu kapsamına dahi sokar bunu Baro’muz. Kaldırım, Arnavut kaldırımı diye mi bu muamele Fransız kaldırımı olsaydı, ne kim sökebilirdi, ne de belediye üstüne asfalt dökebilirdi. İspatı, Fransız sokağından… Tüm sokaklar yanarken, o hala itibarlı.
Keçecizade Fuat Paşa İstanbul kaldırımlarını yaptırmaya başlamış. Her taraftan tenkitler, tarizler yağmış; paşa aldırmamış.
İş bittiğinde, İstanbul kaldırımlarıyla güzelleştiğinde ise hülus çakan çakana; aferin çeken çekene.
- Aman paşam, İstanbul’un kaldırımları pek güzel oldu.
Karşılarındaki Keçecizade Fuat Paşa. Bir Osmanlı Paşası. (Yeni Osmanlıcılardan mı olduk şimdi ) Cevabına bir bakın.
- Evet, demiş, Fuat paşa. Bu kaldırımlar vaktiyle bize atılan taşlardan yapıldı.
Karşısındakileri de beğenilen icraatına böyle cevaplarıyla ortak eden paşa’lara (belediyecilere) hasretimiz yoktur diyen olabilir mi bu günlerde
“Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur…
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları…”
Cumhuriyet nedir
Mahalle imamı zeki ve hüsnü niyet sahibi bir adamdı. Yeni rejimin faziletlerini derhal kavramış ve Ramazanlarda cahil halka anlayacakları bir dil ile bir nevi yurt bilgisi dersi vermeye başlamıştı.
Bir Ramazan günü kalabalık bir cemaat karşısında vaiz veriyordu. Cumhuriyeti şöyle izah etti:
- Cumhuriyet demek, halk hakimiyeti demek, halk hakimiyeti demek, halkın kendini dilediği ve düşündüğü gibi idaresi demektir. Size bir temsil ile bu işi daha iyi anlatayım. Cumhuriyet bir namaz gibidir. Ancak şu fark ile ki, namazda cemaat imama uyar, cumhuriyette ise imam cemaate uymak mecburiyetindedir.
Soru şu: İnönülü yıllarda bir CHP yayın organında yayımlanan bu fıkrada anlatılmak istenen nedir
Cumhuriyet mi,
Cahil halk mı
Son tenbih
1839 yılında ilan edilen “Tanzimat”ın yurdumuza getirdiği yeniliklerden biri de, bilindiği gibi, kanun karşısında herkesin tam eşitliği idi. Bu eşitlikten oldum olasıya fazlasiyle yararlanan azınlıklar, Tanzimat Fermanını fırsat bilmişler; psikolojik ve sosyal gelenek alanlarında da kendilerine yeni yeni çıkarlar sağlamışlardı.
Mesela Tanzimat Fermanı’ndan önce Hıristiyanlara geniş halk yığını, genel olarak “Gâvur” der ve bu kelimeyi biraz da küçültücü, aşağılatıcı anlamda kullanırdı. Oysaki Tanzimat’tan sonra Hıristiyanlara gâvur denmesi, hele bu kelimenin bir hakaret kastiyle kullanılması yasak edilmişti.
Bu sıralarda idi. Bir gün birkaç Müslüman’la, azınlıklardan bir o kadar kişi, önemsiz bir konu yüzünden kavga etmişler; bu arada Müslümanlar, Hıristiyanlara, dil alışkanlığı ile, yine gavur demişlerdi. Artık ellerinde Tanzimat Fermanı vardı ya; Hıristiyanlar derhal soluğu Taksim Karakolu’nda aldılar; kanuna rağmen kendilerine “Gâvur” yollu hakaret edildiğinden ötürü şikayette bulundular.
Taksim karakolunun kumandanı, İbrahim Ağa adında babayani bir ihtiyardı. Erlikten yetişme emektar bir mülazım (Teğmen)di. O günlerin pek bunaltıcı bir hal alan bu “Gâvur” şikayetlerinden bıkıp usanmıştı. Hemen birkaç zaptiye yollayıp şikâyet edilen Müslümanları toplattırıp getirdi. Hepsini bir mükemmel haşladı. Sonra, şikâyetçi azınlıkların da orada bulunduklarının farkında bile olmadan, bir de zorlu tenbih geçti:
Yahu Müslümanlar; meğerse sizler ne kafasız, ne söz anlamaz kimselermişsiniz. Hükümetin emrini, yasağını tekrarlaya tekrarlaya dilimizde tüy bitti. Kaç kere tellal çağırtmadık mı ki bundan sonra bu gavurlara gavur demeyeceksiniz diye.. İşte son defa tenbih ediyorum: Bundan sonra bu gavurlara hanginiz gavur derseniz, alimallah, hepinizi en ağır cezalara çarptıracağım. Anladınız mı Haydi bakalım çekiniz arabanızı.”
Ramazan Ve Işık
Beli kırılacak yine suçlunun, suçun;
Işığı göründü, Ramazan’ın, orucun,
Ey oburluk, dama atılacak papucun!
Işığı göründü, Ramazan’ın, orucun!
Göz nurumuz ana, dış kabuğumuz baba!
Tüm fakir fukara, komşu, hısım akraba,
Açın bağrınızı, diyeceğiz merhaba!
Işığı göründü, Ramazan’ın, orucun!
Hazırlandı yine sadakalar zekatlar,
Huşuyla dinlenir Kur’anlar kıraatlar.
Makbuldür tevbeler verilir beraatlar;
Işığı göründü, Ramazan’ın, orucun!
Şenlenir haneler, duman tüter ocaklar,
Çocukluğu yaşar, gül kokulu çocuklar,
Heyecanla bekler hep oruç tutacaklar;
Işığı göründü, Ramazan’ın, orucun!
Nefesleri tuttuk, bak Ramazan geliyor,
Zalimi titretip zulmünü gölgeliyor,
Merhameti yayıp, rahmeti simgeliyor;
Işığı göründü, Ramazan’ın, orucun!
EKREM ŞAMA