Karınca, filin büyüklüğüne bakmaz, aldırmaz, korkmaz, işine ara vermez.

Gül, etrafının dikenlerle çevrili olduğunu bilmez bile.

O açar, etrafına güzel kokular saçar ve bunu yaparken kimseye hava atmaz, başa kakmaz.

Papatya, baharda gözlerini dünyaya açarken etrafa bakınmaz, “açarlarsa açarım” demez.

Yabana bakmaya gerek yok, ayağınız ağrırsa göz de ağrımaz ama gücü yettiği kadar göz, ayağına yardım gönderir.

Göz gö­revini, tırnak görevini, kol görevini ve beyin de görevini yapacak olursa birlik sağlanmış demektir.

Allah’ın “el-Cami” ismi vardır. El-Cami kıyamet günü insanları bir araya getiren manasına geldiği gibi, bu dünyada da kendi iradesine iradeleri râm ederek, insanla­rın gönüllerini ve bedeni güçlerini bir araya getiren mana­sına geliyor.

Bir araya gelme sadece kalıplarımızla değil. Aslında camiler de bir araya geliyoruz ama kalıplar geli­yor, kalpler değil. Hani şair:

“Leb zikirde gönül fikri cihanda

Arada kaldı sübha-i mercan mütereddit” demiş.

Dudak zikirde, fakat gönül dışarıda dolaşıyor. Adam hacca gittiğinde, bir de mercandan tespih getirmiş, onunla zikir çekiyormuş.

Estağfurullah, derken eli duruveriyor. Niye durur? O anda gönlü dükkândadır, çek peşindedir de ondan. “Acaba o herif parayı getirecek mi?” dediğinde eli durur.

Dikkat ederseniz, insan bir şeyi düşündüğünde eli duruverir.

Tes­pih dermiş: “Dilinin dediği yere mi, gönlünün dediği yere mi yöneleyim?” onu anlatıyor şair. Burada da, ka­lıplar bir araya gelse de, kalpler bir araya gelinmediğin­den, bir­lik sağlanmış sayılmıyor.

Okullarımız da, arkadaşlarımıza (ki siz onların dilin­den daha iyi anlarsınız) Müslümanca, Peygamber Efendi­mizin bakışıyla yaklaşın.

Ayet-i kerimede:

“Allah'ın rahmetinden dolayı sen (Uhud’da) onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı kalpli olsaydın onlar muhakkak çevrenden dağılır giderlerdi. Onları bağışla, (Allah katında) bağışlanmalarını dile ve onlarla iş konusunda müşavere et. Bir kere de azmettin mi, Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever. (Al-i İmran süresi ayet 3/159) diyor.

Okullarımızda, camilerimizde, karakollarımızda, dairelerimizde, kışlalarımızda, fabrikalarımızda… katı kalpli ve asık suratlı olmamalıyız.

İnsanları öyle değerlendi­receğiz batmak üzere olan bir insana nasıl el uzatılırsa öyle uzatacağız?

Adam, Müslüman değilse bile Hz. Adem’in oğludur, torunudur, peygamber ço­cuğudur...

Bunların hepsinin peygamber çocuğu olması sebebiyle elinden tutmak, İslâmi çizgiye çekmek, aynı safa almak ve küfrün üzerine beraber yürümek… Amaç bu.

Kur’an-ı Kerim’i okurken:

“…Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın, sen münezzehsin, bizi ateşin azabından koru." (derler) (Al-i İmran süresi ayet 3/191

Kirlenmiş adamlarız, iki kirli el, sabunu alır, suyun altına uzatırsa, iki kirli el birbirini temizler.

Bizler temizlerken temizlenece­ğiz.

Hidayeti kim­seye veremeyiz. Ayet-i kerimede var. İn­sanın gözüne nur veremeyiz ama gözün üzerine bir perde gelecek olursa, doktor ne yapar? Doktor onu açar.

Bu in­sanların gözü perdelenmiştir. Bunların perdesini açmak ta Müslümanla­rın vazifesidir. Eğer açacak olursak, bunların her biri sahasında kahraman olur Allah yolunda hizmet ederler.

Sınıfı­nızın en atak, hep önde giden bir çocuğu vardır, ona sahip çıkın.

Çünkü işe yarayan çocuklar onlardır. Ama en maz­lum tipli ço­cuğa da bakın, o da iş görür. Bir taraftan Hz. Ömer’e taliptir Efendimiz, diğer taraftarda Ümmü Mekum’a taliptir.

Kör olmasına rağmen Ümmü Mektum Medine’de valilik yap­mıştır.

Peygamber Efendimizin ye­rine Medine’yi yönet­miştir.

Yani her insanın kendine göre bir özelliği vardır. Bunu bileceğiz. “Yahu bundan iş çıkmaz, ot gibi adam” demeyeceğiz otu koyun bile yiyince ya süt olur ya et.

Bize gelince de kan oluyor ve bizim kanı­mızda fevkalade İslâmi hizmetleri görüyor.

Ot bile başı­boş değilmiş demek ki.

Boş bir şey yok, boş bir insan yok.