‘Zaman her şeyin ilacıdır’ der geçeriz çoğu zaman, ancak zaman bazen bu ilacı çok acı bir şekilde sunar. Bunda elbette insanoğlunun başıbozukluğu ve yaşadığından bir türlü ders almamasının da etkisi var. Alışkanlıklar bunda pay sahibi olduğu gibi insanın alışmaya müsait mizacı da etkili oluyor. Bütün bu durumu Susan Sontag özetlemiş aslında, onun ifadesi ile söylersek: “İnsanoğlu Platon’un mağarasından bir türlü dışarıya çıkamamakta, eski alışkanlığını sürdürerek hâlâ gerçeğin imgeleriyle oyalanıp durmaktadır.” Şöyle de düşünebiliriz sürekli değişen hayat şartları ve insanın bu hayat şartları ile uyumsuzluğunun ortaya çıkardığı problemler karşısında sürekli daha eski metotlara sarılarak kendince bir yöntem ortaya koyma çabasının beyhudeliğini anlayamamak ve anlatamamak. Çünkü insan, alıcılarını kapatıp inandığı tek doğruyu bütün hakikatin kilidi gibi görmekte ve bu kilidin eninde sonunda işe yarayacağına olan hastalıklı bir inanışa sahiptir. İnsan ilişkilerinden, toplumsal ilişkilere varana kadar bütün bu sancılı hal ile sıklıkla karşılaşırız. Sürekli dikine bir ilişki biçimini benimseyen kişiler, toplumlar ve toplulukların giderek zamanın tozunun altına kaldıklarını acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Oysa yaşadığımız hayat daha çok eşitlerin ilişkilerinde çözümleniyor. Piramitsel dizilimlerin işlevini yitirdiği bir dünyada ister kişisel dünyamızı, isterse toplumsal ve kurumsal dünyamızı bu dizilim ile konumlandırmanın bir manası yoktur. Bugünün dünyası daha çok oval bir düzlemde karşılıklı konuşabilen, paylaşabilen bir dünya olarak varlığını ikame ediyor. Birbirini dinleyen, anlayan ve ikna eden ve ikna olmak üzerine kuruluyor, şayet bu kurulumun dışında kalınırsa bu hayat bizi efsaneler dünyasına, kült imajlar dünyasına hapsedecektir. Bu hapis bir yandan sosyal, ekonomik hatta inanç dünyasını alt üst ederken diğer yandan insanın fıtratının bozulmasını da hızlandırıyor. Güçsüz, çelimsiz ve birbirine eklemlenerek varlık iddiasında bulunan insanın varlık dünyası çalkantılı ve buhranlarla dolup taşmaktadır. Bu çalkantılı ruh halini aşmak için kişinin şahsiyet özelliklerini açığa çıkarması, kendini ifade edebilmesi ve de kendini keşfetmesi gerekir. Hâlbuki bütün bu süreçler boyunca kişi ne ile kurgulanmışsa, o olarak hareket etmektedir. Kurgulanmış bir insanın hakikati ancak kurgulayanın dünyası kadardır. Ve her kurgu kusurludur. Zaten kurgu gerçek olsaydı bu hayatın da bir anlamı olmazdı.

Güç edinmek ve güçlü kalmak için sürekli piramit oluşturmaya kalkmak hastalıklı bir zihnin ürünüdür ve her daim gerçeklik gücü elinde tutanların karşısında yer alır. Bu bakımdan insanı ve insana ait olan alanları konuşurken bir üst perdeci dili, yapıyı, kurumları geride bırakmak gerekir. İki eşit, imtihana tabi olanı bir diğerinin heveslerine kurban etmeyecek bir anlayışa geçmek gerekir. Her piramitsel döngü altında bir sürü enkaz ve yığın içinde kaybolmuş hikâye barındırır. Piramitsel döngü akıldan ziyade hisleri etkileyecek bir dil ile hareket eder ve ya aşırı bir umut ya da aşırı bir bezginlik verir. Her iki durumda da kaygılar üzerine inşa edilen bir iletişim çerçevesi çizilir. Problemlerin nereden kaynaklandığı, nasıl çözülebileceğinden ziyade piramidin daha yukarısına tırmanmanın hesabı ile hareket edildiğinden kimin nerede neyi kaybettiği de görülmez. Haliyle sürekli yeni dolgularla alınan mesafe korunurken geleceğe dair en büyük umut piramidin boyunun uzamasıdır. Bunun için piramitte üstte bulunanların azalması gerekir çünkü bu azalma daha yukarı tırmanmanın yolunu açacaktır. Oysa yatay bir ilişkide her şey birlikte emek ederek probleme ve problemin çözümüne odaklı bir şekilde ilerler.

Bugün sorunlarını çözemeyen ve giderek içler acısı bir hale bürünen bütün toplumların temel problemi bu uyumsuzlukta yatmaktadır. İnsanı yaşatmayan hiçbir oluşum yaşayamaz sadece bir müddet nefes alır. Onun için insanı merkeze alacak ona şahsiyeti ile var olabilme imkânı verecek her adım yaşama atılan bir adım olacaktır. Çokça örnekleri verilip içeriği boşaltılan kutsallar ile tarihi kişilikleri birer hamaset aracı olmaktan çıkarıp doğru örnekliğe oturtmakta bir yöntemdir. Örneğin çokça kullanıldığı için ifade etmekte fayda var, Hz. Ömer’den bahsedip hisleri harekete geçiren nice örnek işitilmiştir anacak uygulamada ‘yanlış yaptığında onu düzeltecek’ bir toplumdan, o cesareti gösterecek şahsiyetten mahrum bırakılmakta işin kurgu boyutudur. Hakikat ile hamasetin arasında çok büyük fark var. Onun için içinde bulunduğu toplumun arasında kaybolan bir rehberi, dikine yaşamayı sevenlerin çokta idrak edebileceğini düşünmek saflık olur. Saflık demişken bir safta durmanın hakikati de belki ilişkilileri, yapıları (kurumları) ve toplumları yeniden gözden geçirmeye vesile olur. Üst üste değil yan yana olunursa, durulursa işte o zaman her şey değişir. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMi

“Dur/akıtma gönlüm yaşını/gözünden öpecek bir yer bırak/oy bana en yakın/bana en uzak /sevgili yar/hasretine vur beni”

( Arkadaş Zekai Özger/Sevdadır)

Not: Bu hafta: Mahmut Örün, “Selami Şahin’den, ‘Ben hala deli hala sevdalı” şarkısını dinleyelim” diyor. Sedat Aktaş, “Esmerine’den,  ‘The Neighbourhoods Rise’ ı dinleyelim” der. Ahmet İşçioğlu ise, “Rojda’dan  ‘Wey Lo Dilo’ yu… Vay benim gönlüm, rezil olmuş/Kor ateş gibi arayıp gönlüme ateş koymuş…  Dostun gönlü hep hoştur” der.

Bize Kadar

1-        Abdulaziz Bekkine (R.A.), “Yaşanmayan bir şey konuşarak anlatılmaz” diyor. Bugünün halini çiziyor gibi, konuşan çok ancak ne anlatan ne de anlayan neredeyse yok.

2-        Jean-Paul Sartre, “Ateşe düşen yanar, suya düşen ıslanır, kendine düşen boğulur, kendinden düşen kurtulur” der.

3-        Thomas Fuller, bilgeliğin biraz da çılgınlık olduğunu söylüyor: “Fırsat bulduğunda çılgınlık yapmayan insan bilge olamaz.”

4-        Geothe, ‘Genç Werther’in Acıları’nda soruyor: “Nasıl oluyor da, insanı mesut eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

5-        Dilersen bu hafta “Searching/ Kayıp Aranıyor” u izleyebilirsin. Hikâye klasik ancak anlatım farklı… Film,  kayıp kızını arayan bir babanın hikâyesini anlatıyor. Teknolojinin hayatın içindeki yeri giderek artıyor bu da sinema için yeni bir takım arayışlara neden oluyor. Bu film de başarılı denemelerden biri. İyi seyirler…

Dağarcık

“Kimseyle alay etme, asla kimseyi küçük düşürme, kalbinin en ücra köşesinde bile yapma bunu. İnsan yaşamı alaya alınmayacak kadar hüzünlü ve ciddidir.” (Fernando Pessoa’dan tadımlık)

Tekke

“Kierkegaard için umutsuzluk ölümcül hastalıktır. ‘Bu hastalıktan ölünmesinden veya bu hastalığın fiziksel ölümle sona ermesinden çok, bu hastalığın işkencesi, can çekişen, ama ölemeden ölümle savaşan kişi gibi ölememektedir, sürekli bir can çekişme hâli içindedir.’ Ölümcül hastalık dar anlamda kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme giden bir hastalık demektir. Ve umutsuzluk budur.” (Kierkegaard’dan tadımlık)

Bir Lahza

“ ‘-Onu da götürüyorum’ diye ekledi. ‘Götürüyor musun?’ diye hayretle sordum, ‘Ondan bir paketmiş gibi söz ettin.’ ” (Hayat’tan)