Siyasette en çok başvurulan eleştiri biçimlerinden biri, rakibin tutarsızlığını göstermektir. Dün söylenenle bugün yapılan yan yana getirilir; eski bir konuşma, yıllar önce atılmış bir mesaj ya da unutulduğu sanılan bir açıklama yeniden dolaşıma sokulur. Ardından hüküm verilir: "Demek ki samimi değilmiş." Bunun tamamen haksız olduğunu söylemek mümkün değil. Siyasetin hafızaya ihtiyacı var. Hesap sorabilmenin ön şartı da budur. Ancak hafıza ile pusu arasında ince bir çizgi bulunuyor. O çizgi aşıldığında artık fikirler değil kişiler yargılanıyor; siyaset ise çözüm üretme zemini olmaktan çıkıp tutarsızlık avına dönüşüyor.
Michael Hallsworth'ün dikkat çektiği "ikiyüzlülük tuzağı" tam da burada başlıyor. Fakat belki de meseleyi Türkçede başka bir ayrımla düşünmek daha açıklayıcı olabilir. Çünkü bizim dilimizde "ikiyüzlülük", çoğu zaman bilinçli bir aldatmayı, riyakârlığı ya da mürailiği ifade eder. Böyle bir tavrın savunulacak hiçbir tarafı yoktur. İnsan ilişkilerinde de siyasette de güveni aşındıran budur. Oysa her tutarsızlık riyakârlık değildir.
İnsanlar gibi siyaset de değişen şartların içinde hareket eder. Yeni bilgiler ortaya çıkar, ekonomik koşullar değişir, toplumsal beklentiler farklılaşır, beklenmedik krizler yaşanır. Böyle zamanlarda dün savunulan bir politikanın bugün değiştirilmesi tek başına ilkesizlik anlamına gelmez. Hatta bazen tam tersine, gerçekliği inkâr etmemek anlamına gelir. Burada bakılması gereken nokta ilkelerdir. Hangi ilkeden hareket edildiği, ilke üzerinden mi menfaat/çıkar üzerinden mi hareket edildiğidir.
Tam da bu nedenle, ilkeye bağlı olarak değişebilmek ile çıkara göre yön değiştirmek arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Siyasette bazen şartlar değişir ve buna bağlı olarak tutumlar da değişebilir. Ancak değişmeyen şey, o tutumun yaslandığı ilkelerdir. Eğer değişen yalnızca söylem değil, her dönemin güçlü aktörüne göre yeniden belirlenen değerlerse; dün şiddetle reddedilen bugün makam uğruna savunuluyor, dün "ihanet" denilen yarın kişisel hesaplarla meşrulaştırılıyorsa, artık ortada değişen koşullara uyum değil, ilkesiz bir savrulma vardır. Rüzgârın yönüne göre sürekli saf değiştiren siyasal tutumlar, tutarsızlığın değil, ilkesizlikten beslenen fırsatçılığın örnekleridir. Böyle bir tavrı, siyasetin kaçınılmaz esnekliği ya da uzlaşma ihtiyacıyla açıklamak mümkün değildir.

Sorun, değişmek değildir. Sorun, değişimi gizlemek ya da hiç değişmemiş gibi davranmaktır. Bugünün siyasal iklimi ise bu ayrımı giderek görünmez hâle getiriyor. Artık bir siyasetçinin neden fikir değiştirdiğini anlamaya çalışmaktan çok, onu eski sözleriyle yakalamaya çalışıyoruz. Açıklamaya değil teşhire değer veren bir siyasal dil oluşuyor.
Bu yalnızca sosyal medyanın ürettiği bir alışkanlık da değil. Daha derinde, kendisini ahlaki bakımdan kusursuz görme eğilimi var. Rakibimizin yalnızca yanlış yaptığını değil, kötü biri olduğunu da kanıtlamak istiyoruz. Böylece tartışma siyasal olmaktan çıkıp ahlaki bir mahkemeye dönüşüyor.
İşin ironik tarafı ise tam burada ortaya çıkıyor. Başkalarının tutarsızlıklarını teşhir etmeye çalışırken kendi tutarsızlıklarımızı "zorunluluk", "şartlar değişti" ya da "istisnai durum" diyerek açıklıyoruz. Kendi mahallemizin çelişkilerine anlayış gösterirken, karşı tarafın en küçük savrulmasını karakter meselesi hâline getiriyoruz. Asıl riyakârlık da çoğu zaman burada başlıyor.
Hallsworth'ün özellikle dikkat çektiği "çifte standart ikiyüzlülüğü", aslında demokratik hayatı en fazla tahrip eden davranışlardan biri. Hukuku herkes için istediğini söylerken kendi yakını söz konusu olduğunda başka ölçü uygulamak... İfade özgürlüğünü savunurken bunu yalnızca kendi görüşü için istemek... Liyakati savunurken istisnayı hep kendinden başlatmak... Burada artık basit bir tutarsızlıktan söz edemeyiz. Çünkü mesele fikir değiştirmek değil, aynı ilkeyi farklı insanlar için farklı uygulamaktır. Demokrasiyi içeriden kemiren de tam olarak budur.
Oysa siyaset, kusursuz insanların işi değildir. Uzlaşının, müzakerenin ve değişen şartlara uyum sağlamanın alanıdır. Uzlaşmayı ilkesizlikle eşitleyen bir siyaset dili, sonunda kimsenin uzlaşmaya cesaret edemediği bir iklim üretir. Her geri adım ihanet, her revizyon teslimiyet, her müzakere taviz olarak görülmeye başlar. Böyle bir siyasal atmosferde yöneticiler hata yapmaktan çok hata yaptıklarını kabul etmekten korkarlar. Çünkü öz eleştiri siyasi olgunluk değil, zayıflık olarak algılanır. Bunun sonucu ise daha dürüst bir siyaset değil; daha dikkatli gizlenen hatalar olur.
Belki de bu yüzden bütün tutarsızlıkları aynı kefeye koymamak gerekiyor. Bir siyasetçinin yıllar önceki görüşünü değiştirmesi ile hukuku kendisi için başka, rakibi için başka işletmesi aynı şey değildir. Bir partinin değişen koşullarda yeni bir ittifaka yönelmesi ile kendi savunduğu ilkeleri yalnızca işine geldiğinde hatırlaması da aynı ağırlıkta değerlendirilemez.
Siyasal muhakemenin zayıfladığı yer tam da burasıdır. Büyük sorunlarla küçük çelişkiler birbirine karışır. Gerçek riyakârlık görünmez olurken, sembolik tutarsızlıklar günlerce tartışılır. Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Bir siyasetçiyi gerçekten hangi davranışı nedeniyle eleştiriyoruz? Fikir değiştirdiği için mi, yoksa başkalarından istediği ölçüyü kendisine uygulamadığı için mi? Bu ayrımı yapabildiğimiz ölçüde siyasal tartışmanın niteliği de değişecektir.
Çünkü demokrasinin ihtiyacı, hiç fikrini değiştirmeyen insanlar değildir. Demokrasinin ihtiyacı; değiştiğinde bunu açıklayabilen, hata yaptığında kabul edebilen ve en önemlisi kendisi için istediği hukuku, özgürlüğü ve adaleti başkası için de isteyebilen bir siyasal ahlaktır. Tutarsızlık bazen insan olmanın sonucudur. Riyakârlık ise, aynı gerçeğe bile bile farklı ölçüler uygulamayı tercih etmektir. Siyasette birbirinden ayırmamız gereken şey de tam olarak budur. Hoşça bakın zatınıza…