On-yirmi yıl öncesiyle bugünü, Üsküdar-Bağlarbaşı, Koşuyolu-Acıbadem, Küçük-Büyük Çamlıca kuşağı içinde değerlendirmek istediğimizde, ihtimal buraların tarihinde hiçbir zaman görülmemiş bir inşaat faaliyetiyle karşılaşılır. Altunizade başta olmak üzere, Küçük-Büyük Çamlıcalar, fazla katlı olmasa da toprak alanı bakımından çok büyük kayıplara uğradılar. Fakat bu toprak kayıpları, boş, verimsiz, işlevsiz oldukları için değil, tam aksine, bu niteliklerine rağmen, yeri asla doldurulamayacak faydaları hesaba katılmadan gerçekleştirildi. Burada faydayla çıkarı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Faydaya kamu ya da toplum açısından bakıldığında “kamu yararı”na ulaşılır. Ve kamu yararı salt maddi değeri ifade etmez, belki de bundan daha fazla olarak manevi değeri ve dolayısıyla sorumluluğu içerir. Kamu yararının bu niteliği göz ardı edildiğinde, şöyle veya böyle “çıkar”ın konusu olmaya mahkum edilebilir. Kurum düzeyinde düşünülürse, vakıf kurumu kamu yararıyla doğrudan ilintilidir, isterse tek bir kişinin imkan ve gücüne, kısaca malvarlığına dayanmış olsun. Şirket ise, çıkar ile sıkı sıkıya bağlantılıdır, hatta çıkarın kurumlaşmak suretiyle büründüğü yeni bir biçimlenmedir. Nitekim özellikle “Anonim” şirket biçimlenmesi, hukukçuların yoğun ve sert eleştirilerine konu olagelmiştir. Çünkü çıkarın dayandığı ana kaynak ilke kabul edilen mülkiyet hakkının içinin boşaltılması şeklinde değerlendirilmiştir.
Yukarda belirttiğim yerler içinde, kamu yararıyla doğrudan ilişkili olan toprak parçaları, çeşitli yollardan çıkar hanelerine geçirilmiş, buralarda AVM’ler, siteler, şirket ve iş merkezleri kurulmuştur. Mülkiyet sorunu bir tarafa, kamu yararı, hiçbir ölçüye dayanmadan tahrip edilmiş, yok edilmiş, kendi bağlamında bir anlamı olan çıkar olgusu bile, ahlaka da, hukuka da, kamu vicdanına da müstağni hale getirilmiştir. İşgal, yağma, peşkeş gibi nitelendirmelerde bile bulunulamayacak bir akıl almaz durum ortaya çıkmış ve sonuç olmuştur. İşgalin ya da yağmanın, kabul edilir veya edilmez dayandığı bir ilke, değer vardır, en azından mantıki bir açıklama temeli bulunabilir.
Kent, çevre, yerleşim gibi olgular, buranın sakinleri olan canlılar bakımından hayati bir önem ve değer ifade ederler. Mühendislik bilimleri, daha eski ve daha belirleyici olan mimarlık sanat-bilimi, kent, çevre ve yerleşim ile buranın sakinlerinin varlık ve hayatlarının doğası temelinde uyumunu sağlamaya uğraşırlar. Bırakınız beş yüz, bin yıllık dönemi, üç bin, beş bin yıllık geriye bakıldığında bile bu uyumun sağlanması için nasıl çabalar gösterildiği, ne türden buluşlar gerçekleştirildiği anlaşılabilir, Anadolu’nun herhangi bir köşesinde.
Bırakınız Altunizade, Koşuyolu-Acıbadem, Küçük-Büyük Çamlıca kuşağını, Üsküdar, Kadıköy, hatta Ümraniye’nin önemli bir bölümünde, yeşil alan niteliğine sahip doğru düzgün bir yer bulmak oldukça güçtür. Onun için Validebağ Korusu önemli olmanın ötesinde, adeta tarih öncesinden bugüne, her nasılsa kalabilmiş tek örneğe dönüşmüştür. Ancak on yıl, on beş yıl önce sahip olduğu doğallığı, bunun kendiliğinden güzelliği, en önemlisi kamu yararı işlevi bir hayli zedelenmiştir de. Korucu kulübesi koyarak, otopark yapmaya çalışarak başvurulan duyarsızlık zaten her şeyi ortaya koyuyor. Rahmetli C. Süreya’nın şu beyti dilimin ucuna gelip yapışıyor: ”Bütün mühendisler, mimarlar yüksek de/Bir sen kaldın alçak ey Sinan Usta!”