Çok şükür, bir seçim dönemi daha geride kaldı. Şükretmek gerek, çünkü seçim demek artık gerginlik demek, hır gür demek, sinir harbi demek, öfke, nefret, yüksek tansiyon demek… Seçim maalesef, bu gibi olumsuz hisler ve tanımlarla anılıyor bizde.

Halbuki, halkın görüşünün, iradesinin ortaya konacağı bir vesiledir bu en nihayetinde. Bunu, her defasında bir savaş gibi, bir ölüm kalım meselesi gibi addetmek,  insanlara bu şekilde sunmak gerçekten de büyük bir sıkıntıdır. Havalarda uçuşan hakaretlerden, meydan okumalardan, efelenmelerden, kitleleri galeyana getiren ve bir diğerine karşı kışkırtan söylevlerden bir nebze kurtulduğumuza şükreder hale geliyoruz artık. Siyaseti, seçimi güzel anmak istiyoruz kısacası.

Halbuki, bu bir savaş değil bir rekabettir. Bu ülkede yaşayan ve farklı görüşlere, farklı mensubiyetlere sahip insanların bir rekabetidir. Centilmenliğin, saygını8n, hoşgörünün ön planda olması gereken bir mecradır aslında siyaset ve onun yansıması olan seçimler.  Maalesef bu eşiği çoktan aşmış bulunuyoruz ve geldiğimiz noktada siyasetten soğuyan, alerji duyan insanların sayısı giderek artıyor.

Bunda siyasetin zemin kaybetmesinin de büyük bir payı var. İnsanlar siyaset kurumuna karşı olan inançlarını yitiriyor. İnsani değerler temelinde yapılması gereken siyaset olgusunun giderek gayri ahlaki ve gayri mantıki mecralara kayması, şık olmayan söz ve davranışların giderek kriterleşmesi, insanları hem siyasetten soğutuyor hem de birbirlerinden soğutuyor.

Bugünkü siyasetin giderek zeminini ve seviyesini yitirmesi, sorunlu bir manzaraya işaret ediyor. Bunun neticesi olarak, toplumsal manada da bir kutuplaşma ortaya çıkıyor. İnsanlar kendilerini iki karşıt kampta konumlandırmayı normal saymaya başlıyorlarsa bu ciddi bir sorundur. Meselelere bakışta, akıl mantık yerine ait olunan kamplar etkili oluyor, ki bu da sağduyunun ve aklıselimin ölümüne delalettir. Ve üzerine ciddi ciddi düşünülmesi gerekmektedir.

Siyasetin sadece bir “hizmet vesilesi” olduğu bilincini yeniden dikkate almak gerekiyor. Siyaset hiçbir zaman bir amaç olamaz, bir vasıtadır. Aracın amaç hale gelmesi beraberinde sorunları da getirmektedir. Siyasetin bir meslek olmadığını, dünyanın en mühim meselesi olamayacağını, hele ki diğer insanları düşmanlaştırma pahasına yapılamayacağını yeniden idrak etmemiz gerekiyor. İnsana hizmetin bir vasıtası olan siyaset, nasıl olur da “insana rağmen” yapılabilir, bunun üzerine kafa yormamız lazımdır.

Seçimin kazananı, kaybedeni konuşuluyor, konuşulacaktır. Ancak asıl konuşulması gereken husus belki de seçmen davranışı, seçmenin oy verme güdüsüdür. Buradan hareketle belki de seçmen profili üzerine ciddi araştırmalar yapılması gereklidir.

Burada, yüzeysel bir öngörü olarak, seçmenin (iktidar veya muhalefeti destekleyen fark etmez) büyük çoğunluğunun rasyonel tercihlerden ziyade duygusal motivasyonlarla hareket etmesi gibi bir husus göze çarpıyor denebilir. Bunda elbette ki siyasetin kutuplaştırıcı, kamplaştırıcı dili ve tavrının da büyük bir etkisi vardır.

Burada iki farklı kamptan bahsederken, aslında siyasi görüşten ziyade sosyo-kültürel bir ayrıma doğru giden bir ayrım da var gözüküyor. Ekonomik olarak ezilen sınıfta yer alan bir fert, çektiği ekonomik zorluğun faturasını siyasi partilerden değil de, toplumda kendisinden daha üst sosyal statüde yer alan katmanlardan soruyor adeta.

Rasyonel karar almanın yerini duygusal motivasyonların aldığı bir siyaset atmosferinde, maalesef farklı kesimlerin birbirlerine saygı ve sevgi duyması da beklenemeyecektir. Siyaset, bir an önce sorumlu ve kapsayıcı bir tavır ve üsluba yönelmek mecburiyetindedir.

“Safları sıklaştıralım” siyasetinin tansiyonu bir an önce düşürülmelidir. İnsanların birbirine hain nazarıyla bakması olsa olsa bir musibettir çünkü.