Statükoya karşı çıkarak, mazlum olmanın ekmeğini yiyerek ve güya yeni bir şeyler söyleyerek gelenlerin kendi statükolarını oluşturmasını ve mazlumluğun karşı safına geçişlerini görmüş bulunduk. Hakkı yenen, ezilen, gelirde hak ettiği payı alamayan, hor görülen kitlelerin teveccühüyle iktidar olup, “iktidarda boğulanları” hala izliyoruz.
Çünkü iktidar olmak ayrı bir şeydir, muktedir olmak ayrı. Türkiye’nin dağ gibi meselelerini, halkın geçim sıkıntısını, gelirin adaletsiz dağıtılmasını, torpili, adam kayırmayı, işsizliği ve dahi genç işsizliği, “bal tutanın parmağını yalamasını” ve bunlar gibi birçok meseleyi çözmek için kuru kuruya bir iktidar sahipliği değil, muktedir olmak gerekir. Ve ortaya çıkan manzaraya bakılırsa, muktedir olma hali bu sorunların çözümü için değil de başka noktalarda devreye sokulmuş, bu meseleler es geçilmiş.
Siyaset bir meslek değildir ve iktidar olmak da “biraz da biz nasiplenelim” yaklaşımıyla ele alınamaz. Ancak gelin görün ki, “sıra bizde, biraz da biz istifade edelim” zihniyeti, karşı çıkılan statükonun yerini yeni bir statükonun almasına neden oldu. Yeni statüko ile eskisi arasında ne fark var diye soracak olunursa, sadece isimler değişti denebilir.
İşin acı tarafı, işi ehline vermek, “beytülmal”e el uzatmamak, torpil ve adam kayırmadan uzak durmak gibi ilkeleri inancın gereği olarak savunagelen kitle, bir anda zembereğinden boşaldı ve “Lüks evler, arabalar Müslümanların da hakkı” ucuzluğuna saplanıp kaldı. Kıt kanaat geçinen insanlar, devletteki en ala pozisyonlara, 20-30 bin lira maaşlara, makam arabalarına kavuştu ve bir anda hayal bile edilemeyen bir alemde yaşamaya başlandı.
Elbette ki, bütün bunları elde edip bir anda vazgeçebilmek çok zordur. Eldekilerin gitmesi, bütün ilkelerin de prensiplerin de önüne geçer haliyle. Siyasi iktidarın bu denli can havliyle savunulması, her seçimin “ölüm kalım seçimi” olması boşa değildir. Devlete bir tarafından (ama ille de ekonomik menfaat odaklı) eklemlenenler, dün “kafir” saydıkları devlete bugün bir anda “abdest aldırmışlardır” zihinlerinde. Dün de bu devletin, tüm yanlışlarına rağmen bu halkın, bu milletin devleti olduğunu bir türlü idrak edemeyeceklerdir bu gidişle.
Statükoyu var gücüyle savunanlar, yapılan yanlışları kasıtlı olarak görmeyenler, düzeltilmesi için de en ufak bir gayret göstermemektedirler. Çünkü makam, mevki, menfaat kendilerini engellemektedir. Halka karşı sergilenen ucuz popülizmi, “cambaza bak” oyunlarını, dış politikadaki ikili oynamaları bilhassa görmemekte, her yanlışı bile müthiş bir doğru gibi sunmaktan ve savunmaktan çekinmemektedirler.
Statükoyu korumak için yalan söylemek, artık bir “normal” haline gelmiştir. Basın yayın organları, medya bile bile yalan söyleyebiliyor, iftira atabiliyor, gerçekleri çarpıtabiliyor. “İktidar elden gitmesin” korkusu, hakikatin de, ahlakın ve debin de önüne geçebiliyor. Bu günleri de göreceğimiz aklımıza gelir miydi hiç?
Dünün statükocuları da aynı güdülerle hareket edip korku pompalıyorlardı, bugünün statükocuları da benzer şekilde hareket ediyor. Önceden “laiklik elden gidiyor”, “şeriat geliyor” denirdi, şimdi ise Türkiye’nin elden gideceği, yatırımların duracağı, ekonominin çökeceği gibi ipe sapa gelmez şeyler söyleniyor. Tek bir fark var; bugünün algı ve propaganda bombardımanı hiçbir dönemle kıyaslanamaz.
Halbuki, siyaset bir hizmet yarışıysa ve seçimler de savaş değil tatlı bir rekabetse, neden bu kadar korku pompalamak, ortamı germek, düşmanca ve nefret kokan ifadeler kullanmak? Karşıdakiler düşman değil, aynı ülkenin vatandaşı değil mi? Herkes kendi zaviyesinden bu ülkenin menfaatlerini düşünmüyor mu? Bunun aksini iddia edebilmek, hangi akla, mantığa ve vicdana sığar? Muhalefet kazanırsa yakıp yıkacak, Türkiye’nin kötülüğü için uğraşacak gibi bir saçmalığa nasıl inanabilir insanlar?
Siyaset aynı zamanda bir bayrak yarışıdır, sırası gelen bırakır, yenisine devreder. Biraz dinlenir ve sonra yeniden yarışa dahil olur. Ve seçim demek, insanların birbirine nefret duymasının, düşmanlık duymasının bir aracı değildir.
İktidar olmak, insanları birbirine düşman etmekten daha değerli değildir. Hele ki statüko statükodur, eskisi yenisi olmaz.