Özümüzde olanın dışarı çıkması için, dile ve kelimelere muhtaçtır.
Dışarı çıkan özümüzün etkili, hoş edici, sevdirici, sevindirici olması için, özümüze uygun kelimeler seçeceğiz.
Diyarbakır’da karpuz, Karaman’da elma, Isparta’da gül birincisi seçildiği gibi, biz de, yüz binlerce kelime arasından en güzellerini seçeceğiz.
Sözün en güzelini de sözler arasından seçeceğiz.
Söz güzel olacak; taşıdığı ma’na da güzel olacak.
Ma’na o sözde, gül yağının gülde iç içe duruşu gibi bulunacak.
Çağının bütün insanına hitap edecek.
Anlaşılır, sade, inandırıcı, akılcı, akıcı ve yönlendirici olacak. Zaman aşımına uğramayacak.
Zaman aşımına uğramayacak sözü, zaman ve mekanı yaratan Allah Celle Celalahün kitabına göre konuşan, Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ve diğer bütün peygamberler (Salatü selam onların üzerine olsun) söylemişler ve hala en eski ve en yaygın sözler, onlara aittir.
Her çağda güçlü yazarlar ve hatipler gelmişler, toplumları etkilemişler, tarih kitaplarında yerlerini almışlar.
Söz, gücünü önce doğruluğundan alır.
“Allah, sözün en güzelini (âyetleri) birbirine uyumlu, yer yer tekrarlanan bir kitap olarak indirdi.” (Zümer Süresi, Ayet 39/23)
Eğri sözler, gönle girerken kulakları tırmaladığı gibi, gönlü de bulandırır.
Doğru sözün, ipek halı gibi, dokunduğu gönül ve dışarı çıktığı ağız da tertemiz olmalı.
Yalanlarla, haramlarla, çirkin kelimelerle kirlenmemeli
Çoban çeşmesinin tatlı suyunu kimse kirli bardaktan içmek istemez.
Billur gibi bir bardaktan içilirse güzel olur.
Doğruyu bünyesinde taşıyan, gözle görülemeyen kelimeler, sırtını sağlam bilgiye dayamalı ve herkes tarafından bilinebilecek kelimelerin birbirine uyumu, su damlalarının ırmakta akışı gibi olmalı.
Örnek verilirken tarihi en eski olanı seçilmeli ama unutulmamış, müzeye kaldırılmamış kelimeler ve olaylar seçilmeli.
Evrenseli yakalamak için örneklerimiz de evrensel olmalı.
“Allah yoktur” diye ateistliğini ilan eden adam bile en kısa cümlesinin başına “Allah” kelimesini getirdiği gibi, “Allah üçtür” diyenlerin de cümlesinin başına “Allah” ismini getirmesi en evrensel kelimenin “Allah” ismi olduğunu hatırdan çıkarmamalı.
Kur’an’ın hikmetlerinden beslenmeli, Yunan felsefesinden değil.
Yiğitlik ve kahramanlıkta zirve isim olarak hep, Hz. Ali örnek verilmeli.
Adalette İslam’ın eğittiği Hz. Ömer, dostluk ve sadakatte Hz. Ebu Bekir, edepte ve hayada Hz. Osman örnek verilmeli.
Şiirde, nesirde eğer bir gemi adı geçecekse, Nuh’un gemisi demeli.
Sabır anlatılacaksa Eyyub’un sabrı dile getirilmeli.
İrem bağı, Tuba ağacı, Kevser ırmağıyla tasvirlerin ve teşbihlerin zirvesine tırmanmalı.
Bıçaktan bahsedilecekse “Hz. İbrahim’in bıçağı” gibi denmeli.
Çocukluğumuzda baba ocağı ana kucağında sorulu cevaplı bir eğitim usulü ile kültürümüzün temelleri öğretilmişti bize:
Soru- Çiftçilerin piri kimdir?
Cevap- Hz. Adem Aleyhisselam.
Soru- Terzilerin piri kim?
Cevap- İdris Aleyhisselam.
Soru- Gemicilerin piri kim?
Cevap- Nuh Aleyhisselam.
Soru-Cömertliğin piri kim?
Cevap- İbrahim Aleyhisselam.
Soru- Marangozların piri kim?
Cevap- Nuh Aleyhisselam.
Soru- Sanayinin piri kim?
Cevap- Davud Aleyhisselam.
Soru- Doktorların piri kim?
Cevap-Lokman Aleyhisselam….
Diye öğretilirdi.
“Kahraman” denilince hatıra, Hayber’i Yahudilerden alan Hz. Ali gelirdi.
Bunlar anlatılırken kuyumcu hassasiyetinden yüz kat daha hassas olmalı.
Bu konuda iki örnek vereyim:
Dillerde ve internette dolaşan fısıltıya göre, Yahya Kemal Beyatlı merhum, “Rindlerin Ölümü” isimli şiirinin son beytinde:
“Ve karanlık serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar her gece bir bülbül öter” diye yazmış.
Aradan yıllar geçer bir yaz günü, İstanbul’da sıcaktan bunaldığı halde yürürken, bir servinin gölgesinden geçerken, yüzünü okşayan bir serinlik hissedince, hemen aklına geliverir ve o mısradaki “Karanlık” kelimesini “Serin” kelimesiyle değiştirir ve:
“Ve serin serviler altında kalan kabrinde” olur.
Bu konuda değerli arkadaşım, dostum Ahmet Tek beyefendiyi dinleyelim:
“Bekir Sıtkı Erdoğan’ı kelimelerin efendisi olarak tanımlamıştım. Onun bu özelliğine ve titizliğine örnek bir anı:
Şair 1970’li yılların başında “İlahi Adalet” isimli bir rubai yazar. Bu rubai çok sevilir, antolojilere girer, birçok kişinin ezberindedir. Şair, bu rubaiyi bir takvim yaprağından ilhamla yazmıştır. Bir gün takvim yaprağında Sadi Şirazi’ye ait ‘Kedilerin kanatları olsaydı, serçelerin soyu biterdi.’ sözüne rastlar. Bu söz çok hoşuna gider ve bunu rubai haline getirir:
“Her canlıya Hakk layık olan cevheri verdi
Tırtıl iki diş bulsa bütün ormanı yerdi
Şayet kediler haftada bir gün uçabilse
Dünyada bütün serçelerin nesli biterdi.”
Rubaideki ‘haftada bir gün’ ifadesi şairin içine sinmemiştir, bundan rahatsızlık duymuştur. Günlerce düşünür, uygun kelimeleri bir türlü bulamaz.
Şiiri yazmasının üzerinden 30 yıl geçmiştir. Bir gün teknesiyle Marmara’da gezerken, bir mavnaya rastlar. Balıkçılar ağ çekmiş, balık ayırmaktadır. Oradan geçen birinin ‘Ne yakaladınız?’ sorusuna verdikleri ‘istavrit furyası’ cevabı şairin kafasında şimşek çaktırır, günlerdir aradığı kelimeyi, aradığı zaman müeyyidesini bulmuştur artık: ‘furya’. Bir furya vurur geçer, kim bilir ne zaman bir daha?
Şair hemen dümen kırıp geri döner. Sevincinden yerinde duramaz. Bekir Sıtkı Erdoğan, 30 sene sonra şiiri yeniden kalıba döker.
“Hakk her şeyi hakkınca nasip etti meğer
Tırtıl iki diş bulsa bütün ormanı yer.
Kaç gün dayanır zavallı kuşlar acaba
Bir furyada kanatlanırsa şu haydut kediler.”
Kaynak: https://www.karamandan.com/makale/15731350/ahmet-tek/yapmayin-kardesim-allah-rizasi-icin-yapmayin