Günlerdir sokak köpekleriyle ilgili gündem ile yatıp kalkar hale geldik. Yazılanlar, çizilenler, konuşulanlar toplumun her meselede olduğu gibi kutuplaşmaya nasıl da hazır olduğunu göstermesi bakımından manidar.

Siyasetin kutuplaştırıcı yönüne karşı çıktığını söyleyenlerin her meselede aynı zamanda ipleri gerdirmesi alışkın olunan ve beklenen bir durum. İşin doğrusu, reel siyasetin de gereği zaten.

Fakat sokak köpekleri meselesi ilginç bir mahiyet arz ediyor. Bir yanda gözlerimizin önünde parçalanan insanlar diğer yanda ise sokağa terk edilmiş ve itlaf edilmesi düşünülen hayvanlar varken sakin bir şekilde düşünmek kolay olmuyor. Bu nedenle mesele enine boyuna sağlıklı bir şekilde değerlendirilemiyor.

“Günün sonunda ne öneriyorsun, sen onu söyle, bu hayvanları öldürelim mi, besleyelim mi?” minvalinde bir yaklaşım ortaya konuluyor.

Aslında tartışmanın mahiyeti tarihsel süreç ile birlikte değerlendirildiğinde berrak bir hal alıyor. Geçmişten günümüze sokak köpekleriyle ilgili yaşanan gelişmelere bakıldığında, bugünkü ortaya konan tavrın tesadüf olmadığı, daha derinlerde Tanzimat ile gün yüzüne çıkan medeniyet krizinin yansıması olduğu anlaşılıyor.

Bilindiği gibi, Selçuklu ve Osmanlı geleneğinde, vakıflar aracılığıyla yalnızca ihtiyaç sahibi insanlara değil göçmen kuşlara varıncaya değin tüm canlılara hizmet etme anlayışının önemli bir uygulama olduğu bir vakıadır. Hakeza bu durum, Osmanlı’yı gözlemleyen oryantalistlerin eserlerine de yansımıştır.

İslam inancının bir gereği olarak evlere sokulmasa da köpeklere ekmek doğrandığı, kasapların her gün belli bir miktar eti hayvanlar için ayırdığı, kedilerin ve kuşların insanlar ile içli dışlı bir yaşam sürdüğü kayıtlarda ve aslında yaşı ilerde olanlar için sınırlı da olsa hafızalarda dahi yer almaktadır.

Osmanlı’da sokak köpeklerine müdahale konusunun ilk kez II. Mahmud döneminde bir İngiliz turistin saldırıya uğraması sonrasında yaşandığı belirtilmektedir. Müslüman alimlerin ve ahalinin karşı çıkmasına rağmen gayrimüslim tebaa istediği için toplanan köpeklerin Marmara Denizi’ndeki Sivri Ada’ya götürüldüğü, bir süre burada bırakılan köpeklerin belli bir süre sonra açlıktan birbirini yemeye başladığı ve adanın adının bu nedenle Hayırsız Ada diye anılır hale geldiği söylenilmektedir.

Mustafa Özcan’ın verdiği bilgilere göre, Abdulaziz döneminde bir kez daha gündeme gelen sokak köpeklerinin toplatılması konusunda köpeklerin yok edilmesi gerektiğini savunan Şinasi’ye karşı Mecmuai Funun’da saray bürokratlarından Edhem Pertev Paşa tarafından “Sokakların Tenvir ve Tahriri” başlığıyla bir yazı da yayımlanmıştır. Buna rağmen Abdulaziz döneminde de bir kez daha sokak köpekleri Sivri Ada’ya gönderilerek ölüme terk edilir.

Yine II. Abdulhamit döneminde de gündeme gelen konu ile ilgili dünyanın üçüncü Kuduz Enstitüsü İstanbul’da kurulmuş ve II. Abdulhamit Han’ın saray doktorlarından Mavroyani Paşa sokak köpeklerinin hakkında inceleme yapmak üzere görevlendirilmiştir. II. Abdulhamit Han köpeklerle değil sorun ile mücadeleye yönelmiş ve itlafı tercih etmemiştir. Bu yönüyle farklılık arz etmektedir.

İttihat Terakki döneminde ise yeniden sokak köpeklerini ortadan kaldırmaya dönük uygulamalara dönüş gündeme gelmiş ve yine İstanbul’da toplanan köpekler Sivri Ada’da açlıktan birbirlerini yok etmeye gönderilmiştir. Batılılaşma denilince akla gelen isimlerin başında yer alan Abdullah Cevdet, Batı ülkelerinde olduğu gibi doğrudan itlafın uygulanması gerektiğini öne sürmüştür.

Cumhuriyet’e gelinceye kadar aradan geçen yaklaşık yüz yıllık Tanzimat sürecinde yaşananların kısa özeti bu şekilde. Sonrası dönemde de belirgin bir fark olmadığı, gerektiğinde itlafın hatta zehirlemenin normal karşılandığını söylemek mümkün.

Açıktır ki, sorun olarak görülen sokak köpeklerinin sorunlu mekanı kentlerdir. Aslında zaten asli mekanı sokak olan köpeğin sokakta yalnızlaştırılması, ötelenmesidir sorun olan. Şehrin aksine modernitenin ürünü kentler büyük balığın küçük balığı yuttuğu yerlerdir. İlişkilerin/irtibatların sömürüye kurban edildiği, insanın ilahlaştırıldığı, uhrevi olanın yok sayıldığı ruhsuzlaşan yapılar yığınıdır.  İnsanın insana yaslanamadığı yerde hayvana nasıl tahammül edilsin ki?

İnsana hürmetin dahi bitirildiği yerde bitkilere hayvanata ve dahi cemadata hürmet elbette yüksek kültür ister.

Kenti ve kentliyi kendi medeniyetinize göre şekillendiremediğinizde ortaya çıkacak manzara tam olarak bu olmaktadır. Nasıl ki, bugün birileri Batılılara öykünerek kedi-köpek besliyorsa birileri de yine Batılılara öykünerek itlafı tercih ediyor.

İşin özü, ikisi de Batıcı!

Sorunun çözümü bağlamında, tıpkı II. Abdulhamid Han’ın yaptığı gibi, sokak köpeklerini itlaf etmeyi düşünmek yerine, bir yandan vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlarken aynı zamanda sokak hayvanlarını sömürü aracı haline getiren mama ve pet endüstrisini denetim altına almaya başlamak ilk adım olarak önerilebilir.

GDO’lu ürünlerle insan formunu bozdukları gibi, mamaların içeriğinin muhtemel olumsuz etkilerini işin uzmanlarının dikkatine sunmak da ivedilikle gündeme alınabilir.

Unutulmamalıdır ki, tabiat içindekilerle birlikte insana emanettir. İnsan imar ve ıslahtan sorumludur.