Fransız sosyolog Gabrial Tarde’nin sosyal taklit teorisi, bireyin toplumla etkileşimini ele alır. Söz konusu teoride toplumdaki bütün fenomenlerin üç kategoride değerlendirilebileceği belirtilir. Bunlar; taklit, karşı koyma ve uyum sürecidir. Tarde toplumun birey üzerindeki etkilerine değinir ve fertlerin düşünce ve davranışlarını birbirlerini taklit ederek şekillendirdiklerini ileri sürer.

Bilindiği üzere insan dünyaya geldiğinde ilk iletişimini anne ile kurar ve aile bireylerinin davranışlarını modelleyerek ortama uyum sağlamaya çalışır. Çocuk gördüklerine kendince anlamlar verir ve taklit eder. Yani davranışlarımız karşı tarafa harf harf, satır satır aktarılır ve farklı kişilerin benliklerinde hayat bulur. Dünya ile bağımız kopar geride sadece söz ve eylem kalır. Varlığımız bu iki değerden ibarettir, geri kalan her şey toprağa dönüşür. Mevlana, “İnsan düşünceden ibarettir, gerisi et ve kemiktir” ifadesi ile ruhumuzun ölümsüzlüğüne vurgu yapar ve dikkatimizi buraya, yani kalıcı olan yanımıza çeker.

Davranışlarımız gelecek nesillere bırakabileceğimiz değerli bir mirastır o nedenle temizlenmeli, ayıklanmalı ve aslına uygun hale getirilmelidir. Geride bıraktığımız iz hayatımızı neyin üzerine bina ettiğimizi, neyi öncelediğimizi aşikâr eder. O nedenle sarf ettiğimiz her ifadenin, sergilediğimiz her eylemin diğerleri üzerinde bir etki bırakacağının bilinciyle hareket etmek zorundayız.

Dünyaya geldiğimizde ihtiyaçlarımızı ağlayarak ifade eder ve anne ile iletişimimizi gizil bir dil üzerinden kurarız. Ancak zamanla bu yeterli gelmez ve taklit istidadımızı aktive ederek gördüklerimizi modellemeye başlarız. Anne-babamızın, kardeşlerimizin davranışlarını taklit eder ve ortama uyum sağlarız. Sosyal çevreye açıldığımızda alanımız daha da genişler ve aklımızın onayladığı düşünceleri, içimizin kabul ettiği tutum ve tavırları hayatımıza taşır ve kendileştiririz. Öğrenme evrenimizi geliştirirken iki etkin gücün kontrolünde hareket ederiz; vicdan ve akıl… Vicdanımızla tercih eder, aklımızla onaylarız.

Her eylem, her hareket, her kıpırtı okyanusa fırlatılmış bir boya gibidir, yayılarak büyür ve bulunduğu alanda genişçe bir yer kaplar. Hiçbir şey diğerinden bağımsız değildir, suya düşen boya farklı renklerle karşılaştığında çatışma ortaya çıkar ve renkler eşit güçte ise çatışma devam eder, değilse biri diğerinin içinde kaybolup gider. Farklı renkler birbirleriyle kaynaştığında ise bir oluşum ortaya çıkar ve uyum sağlanmış olur. Tarde farklılıklar arasındaki etkileşim sürecini ele alırken sosyal alanın gücüne vurgu yapar ve çevrenin bireyin tutum ve davranışlarını şekillendirmede etkin bir role sahip olduğuna değinir. Güçlü olanın kitleleri etkileme noktasında daha baskın olduğunu ileri sürer ve bireylerin bu kişileri kabullenip taklit ettiklerini belirtir. Sosyal alanın öğrenmede etkin bir faktör olduğunu ile süren Albert Bandura da benzer bir görüş ortaya koyar ve öğrenmenin sosyal ortamda başkalarının davranışlarını gözlemleyip tekrar etmekle gerçekleştiğini savunur ve bu yönteme gözlem yoluyla öğrenme der. (Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı)

Doğrular ve yanlışlar birinin diğerini taklit etmesi sonucunda ortaya çıkar ki, eğer yanlış bir rol model seçmişseniz bu kişi ile özdeşleşir ve olumsuz davranışı sürdürmeye devam edersiniz. O yüzden İslam kültüründe iyiliklerin aşikâr edilmesi, paylaşılması, kötülüklerin ise gizli tutulması esas alınmıştır.