İkinci sınıfı olmayan vatandaş olacaktık hani?
“Üçüncü sınıf sokak tiyatrosu”
Bu tanımı, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan “ Altılı Masa”yı anlatmak için söylemiş.
Önce “Sınıf” üstüne yazalım, daha doğrusu içinde “Üçüncü sınıf” tanımı olan ve geçen asırda yaşadığımız bazı olayları hatırlayalım.
On kişi kadardık. Rahmetli Üstad Necip Fazıl’ı evinde ziyaret etmiştik bir öğle sonrasında. Erenköy istasyonuna kadar geldi bizi uğurlamak için. Etrafında halka olduk treni beklerken. Bir arkadaşımız da bilet parası toplamaya çalışıyordu.
Rahmetli Üstad sordu, arkadaş birinci sınıf bileti alacağını söyledi. İtiraz etti Üstad, yüzünün tikleri iyice belirginleşmişti.
“Neden üçüncü sınıf değil? Haydarpaşa şurası. Sizler talebesiniz. Kuruşunuz önemli.”

Birinci sınıf 125, üçüncü sınıf bileti 75 kuruştu TCD’nin banliyö trenlerinde. Haydarpaşa’dan sonra bindiğimiz Şehir Hatları vapurunda uyguladık mı ucuz bilet almayı? Hayır! Güverteden denize bakarak gitmek güzeldi.
Toplu taşıma araçlarındaki bu sınıf uygulamasının yeni nesillerce daha iyi anlaşılmasını sağlayacak, ömrünü tamamlamış ve anlamı kaybolmuş bir fıkramız da var. Hem fıkralar da ölüre örnektir, hem de ucuz politik demeçlerin yorgunluğunu biraz unuttursun.
Kondüktör, ilkokula başlayan oğluna o akşam sarar: “Okulunu beğendin mi?” Böyle bir soru bekleyen çocuğun cevabı hazırdır: “Baba, bizi kandırıyorlar!” Baba merakta: “Neden oğlum?” Çocuğun gerekçesi, babasından öğrendiklerindendir: “Kapıda birinci sınıf yazıyor, fakat sıralar tahtadandı.”
Siyaset sahnesinde “Üçüncü sınıf” tanımının patenti ya da ilk kullanım hakkı Sayın Erdoğan’ın değildir.
Demirel üçüncü sınıf idiyse..
Bugün altı gidip yedi gelmeleri, iktidar olduğu partilerinin adları ve binaenaleyh demesi unutulmaya yüz tutmuş politikacılarımızdan merhum Demirel, “Üçüncü sınıf” deyimini kullanmış ve Sayın Erdoğan’ın başkalarını anlatmasının aksine, o, kendi üstüne tescillemiştir.
12 Eylül izlerinin silinmesine gayret edildiği günlerde TRT’nin bir programında konuktur merhum Demirel. Merhum Mehmet Ali Birand’ın hazırladığı bir program diye hatırlıyorum.
O geceyi sordu sonucu, merhum Demirel’e.
“Nasıl karşıladınız? Neler yaşadınız.”
Caddelerinde, meydanlarında, okullarında ve dağlarında “Sınıf savaşı” iddialı kanlar akarken/akıtılırken, yönetimi Başbakan olarak elinde tutan, “Türkiye’de sınıf yoktur” tezini politikasında uygulamakla iddialı o Demirel, (aklı başında) herkesi yıllarca ve çok şaşırtacak bir cevap verdi. Soru, beklenendi. Demirel’in cevabı ise akıllara ziyandı.
“O gece geldiler. Beni, üçüncü sınıf bir vatandaşmışım gibi alıp götürdüler.”
Bir valiz eşya ile bir yanında Nazmiye Hanım, bir kolunda paltosu, bir uçakla ve bir sayfiye yerine götürülen bir Demirel’e, ne o televizyon gecesi, ne de sonraki zamanlarda hiç sorulmadı: Birinci ve ikinci sınıf vatandaşların kim olduğu ve vasıfları; üçüncü sınıf vatandaşların standardı, dördüncü ve beşinci sınıf vatandaşlardan da söz edilip edilmeyeceği, gibi sualler.
“Üçüncü sınıf”lı geçmişimizi burada bırakıp, sokak tiyatrosu ya da “Tiyatro” üstüne de yazalım biraz.
Kendine has kelimelerle konuşması, şapgalı hali, gerdan kıran tavrı ve icraatları piyeslere konu olmuş, tiyatrolarda oynanmış yegane politikacı merhum Demirel olmasına rağmen, (Devr-i Süleyman – Süleyman Bey duymasın vs.) “Tiyatro” kelimesi onun başbakanlık günlerinde siyasi bir terim olarak kullanılmamıştır.
Hep sahnede olmak, rakibe neyi hatırlatır?
AKP iktidarında bir Temmuz gününden sonra, muhalefet tarafından literatüre sokulan “Tiyatro” tanımına, iktidarlı kalemlerin şuursuz, yetersiz, biraz da geçmişten ortaklı hallerle itirazları, kelimenin daha bir yerleşmesine sebep olmuştur.
Trollerin yaptığı “Müdafaaya gelin” çağrıları, milletimizin 251 şehitli savunmasının şanını anlatmaktan ziyade, iktidarlıları ululamaya yönelince, bir telaş sardı ortalığı.
Siyaset terminolojisine gol atmak, top oynamak, topu göğüste yumuşatmak gibi deyimleri sokuşturmaya çalışan iktidar kalemcilerinin, skor tabelalı sonuçlar ilanı da bu telaş günlerinden sonradır.
Altı muhalefet partisinin bir araya gelerek istişareler yapmasına, “Altılı Masa”yı oluşturmasına, dört ortaklı Cumhur İttifakından, Sayın Erdoğan’dan hafifseme, istihza ve suçlama vezinli “Tiyatro” kelimeli karşı çıkmanın ilanı, geçmişte kalan ve içinde “Tiyatro” geçen tüm tartışmaların hatırlatılması demek değilse, nedir?
Hem ders almamış, hem tembellikle suçluyor!
Bu hal, yani Sayın Erdoğan’ın bu izaha zorlanması, AKP iktidarının medya sahipliğinin güçlü ve fakat kalemcilerinin kapasitelerinin yetersiz, anlayışlarının kıt, espri bulma becerilerinin yokluğunu ve teşhis kabiliyetlerinin az olduğunu gösterir.
Sayın Erdoğan 20 yıldır onlarla yürüyor denirse, cevap evet ama, netice ortada, olmaz mı?
Nimetlerinden istifade etmenin ötesinde, nimetleriyle yaşadıkları, dahası varlıklarını borçlu oldukları bir iktidara, bırakın hatalarını söyleyerek, yazarak bir ikaz, bir yol gösterme yapmalarını, hata üretme makinasına döndükleri geçmiştir hep kayıtlara.
Bir muhalefet sözcüsünce Trolbaşı olmakla belgelenen ve adı ancak duyulan bir görevli katip, kendisinden söz eden muhalif milletvekiline karşı yaptığı yazılı savunmada, insanın hayret duygularını ayağa kaldıran bir cümlesi var.
“...... dersine çalışmadan çok büyük hata yaptı.”
Ya bir de dersine çalışsaydı, öyle mi? Denir mi şimdi, denmez mi?
Bir Demirel’den yazalım: “İktidar her zaman vardır. Muhalefetin olmasıdır önemli olan.”
Bir Erbakan’dan: “Milli Görüş’çüler vardır, bir de Milli Görüş’e adaylar.”
Muhalefetin onurlandırıldığı o siyaset günlerinden geldik.
