Siyaset, bir olgu ve belli şartlar, ilkeler temelinde kurum olarak biçimlenmesi, insan ve toplumların tarihinde yer alması, uzun bir evrim süreciyle bağlantılıdır. Toplum halinde yaşamaya başlanıldığı andan itibaren, doğal olarak ortaya çıkan karşılıklı ilişkiler, siyaset olgusunu da içermiştir. Aslında toplumsal ilişkilerin kendi içinde belirlenmesi, tanımlanması, sınıflandırılması, toplumsal yaşayışın daha iyi ve daha doğru kavranabilmesi sorunuyla bağlantılıdır, denebilir. İhtiyaçlarını karşılamak için, ellerindeki ve sahip oldukları malları değiş-tokuş yapmaya başladıkları anda insanlar, belli bir siyasi güdüye göre hareket etmişlerdir. Bu ve benzer ilişkilerin kavranılması, tanımlanmasını ve sınıflandırılmasını da zorunlu kılmıştır. Hukuki, iktisadi, siyasi, ahlaki sınıflandırmalar, bu bakımdan, sadece ilişkilerin ne anlam içerdiklerini değil, ayrıca bunlara nasıl bir anlam ve değer yüklenildiğiyle de bağlantılıdır. Bu tanımlama, sınıflandırma gibi işlemler, değerler sistemi oluşturma, kültür ve uygarlık bütünlüğü kurma yönünde zihni, dolayısıyla düşünce, sanat-edebiyat gibi verimlerin oluşumu, etkisi, belirleyici olabilmesi sürecini de kapsar. Kuşkusuz, bu süreç karmaşık ilişkileri mutlaka öngörebilme maharetiyle iç içe bir etkileşmeyi gerektirir.

Zihnin, dolayısıyla kültür ve uygarlığın gelişim süreci, siyaset olgusunu, bütün bu gelişim ve birikimleri göz önüne almak suretiyle, tanımında, niteliğinde, kapsayıcılığında, değişimlerinde, içerik daralmasıyla ya da genişlemesiyle doğrudan veya dolaylı ilişkilidir.

İşte, “parti” kavramı bağlamında siyaset olgusunun anlam, işlev, kullanım ve uygulama niteliği, nerdeyse köklü bir değişim geçirmiştir. Bu değişim geçirme, zihni işleyiş ve kavrayışları temelinde doğru bir şekilde tahlil edilmez ise siyaset olgusunun öz anlamı da tam olarak ortaya konulamaz. Buna bağlı olarak, “parti” kavram ve olgusu da, siyasetin gerçek mahiyet ve niteliğiyle mantıklı ve uyumlu bir biçimde kavranılmazsa, önce bu kavramlar ve onların simgelediği olgular yanlış temellendirilir, doğuracakları sonuçlar ise hem insan hem de toplum bakımından yıkıcı, yozlaştırıcı olmaktan kurtulamazlar.

Siyaset, çok öz olarak ifade edilirse, iki kişi bir araya geldiği anda, tanımlansın veya tanımlanmasın ortaya çıkar. Bu kişiler, bir arada yaşayabilmek için, öncelikle birbirlerinin varlıklarının bütünlüğünü, dolayısıyla özerkliğini kabul etmek durumundadırlar. Biri, diğerini kendisinin benzerine dönüştürmek istediği anda, temel olan siyaseti ihlal etmiş sayılır. Oysa, onun varlığını, özelliğini, niteliğini, imkân ve gücünü, varlıklarını kurmada, geliştirmede, koruma ve savunmada ortak hale dönüştürdüklerinde, yani siyasetin özüne uygun davrandıkları takdirde, bütünüyle farklı bir ortama, dünyaya adım atarlar. Bir yanda, kendi aralarında, varlıklarını ve buna bağlı imkân ve güçlerini birleştirdiklerinde, yaşayışlarında belirli bir düzen, gelişme, korunma sağladıkları gibi, dıştan gelecek ihlallere, tecavüzlere, saldırılara, yok etmelere karşı direnmeleri, korunmaları daha bir kolay olur.

Bunu, ilişkiler yumağı, farklı öznelerin, yerine göre birbirine karşıt isteklerin, ihtiyaçların, çıkarların, emel ve ülkülerin olduğu toplum düzeyinde düşündüğümüzde, meselenin, dolayısıyla, siyasetin nasıl karmaşık bir anlam ve içeriğe dönüştüğü hesaba katılmak durumundadır.

İşte, “parti” kavramının ve giderek bir olgu ve kurum niteliği kazanma sürecini bu bağlamda irdelemek mümkündür. Siyaset, aynı zamanda Anayasa hareketinin tanım, sınıflandırma ve yorumunda kaynak olma özelliğini koruyan Fransız Siyaset Bilimcisi Maurice Duverger’nin, Türkçeye de kazandırılmış “Siyasi Partiler” çalışması (çev. Ergun Özbudun, Bilgi Yayınevi, Ankara 1974) önemli açıklamaları içermektedir. Ona göre, “parti” kavramı, özellikle Rönesans İtalya’sında uç verir görünse de, asıl anlamı, yani siyaset ilke ve kurum temelinde gerçekleştirme çabaları, sonraki yüzyıllarda gelişme göstermiş, Fransız Devrimi sonrasında yerli yerine oturmuştur. Ancak toplumsal ilişkilerin ve toplum içindeki birey, grup, meslek, ideoloji çeşitlenmelerine koşut olarak değişime ve dönüşüme de uğramıştır, ama bu süreç, bir yerde donup kalmamış, kalamaz da.

Bugün ciddi, ölçüde de eğer temel ilkeler gözetilebilir, doğru kavranılabilirse, siyaset olgusu ve siyasi parti oluşum ve gelişimi verimli bir aşamaya doğru yönelebilir. Çünkü bir yanda siyaseti, mutlak güç şeklinde kavrayan yanılgın bir kesime rağmen, insan ve toplumun varlığı, menfaati, yani kamu gücü ve malı bağlamında temellendirmek isteyen, belirgin ölçüde toplumda kabul görmüşe benzeyen bir başka oluşum imkânı da söz konusudur. Devletin, asli ödevlerinin nerdeyse ilga edilerek, kamu malının adeta yağmalanması anlamına gelen, hiçbir değeri gözetmeyen bir uygulama, somut örnekleriyle hayatın çeşitli alanlarında kendini göstermektedir. Dolayısıyla köktenci bir tavır ve değişim ihtiyacı söz konusudur.