On bir kişiydiler. Köyden şehre eğitim için indiler. Büyükşehirde bir araya geldiler. İlahiyat Fakültesinde değil, diğer fakültelerde okudular. Okullarını bitirdiler. Ekmeğin ucundan tuttular. Azıcık ekmeklerini bölüp beraber yediler. İslam Devleti kurmak için hemen her gün bir araya gelip ayrıldılar. Getirecekleri İslam’ı öğrenmeye ve yaşamaya hiç zamanları olmadı. Hayallerinde âşık oldukları İslam’a övgüler düzüyorlar, sigara dumanıyla beraber, İslam’a olan hasretlerini içlerine çekiyorlar ve o günü de İslam yolunda geçirmenin mutluluğuyla dağlıyorlardı.
Tam İslam’ı getireceklerdi ki 12 Eylül 1980 darbesi bunları çok fena vurdu. Yıkıldılar. Bir müddet kendilerine gelemediler. Her biri kendi şehrinde yaşayan tarikatlara giriverdiler ve o yıllardır gelmesini bekledikleri İslam’ı Şıhlarının getireceğini ama zamanını da onun belirleyeceğini anlatmaya başladılar. Şıhlarının, zamanı gelince bir bakışıyla havada uçan savaş uçağını kurşun yemiş serçe gibi yere sereceğini anlattılar.
Çünkü Kıbrıs harekâtında onlar destek vermişti. Kore’de Amerikan askerlerini onlar korumuştu. Kudüs’ü kurtarmaya gitmedikleri akıllarından geçecek gibi oldu, “Şıh’ım aklımdan geçeni bilir” diyerek aklına bile getirmemeye kendini zorlardı ve “Vardır bir hikmeti” dedi. Ağabeyi durumunda olan, evden çıkmadı ve onları yanına da almadı. On birinci olan ise gittiği bir büyük şehirde üniversite öğrencilerinin kaldığı evde tam otuz beş yıl misafir olarak kaldı. Öğrencilerin yaptığı yemeği yedi ve yattı. Evden dışarı çıkmadı.
2015’de dışarı çıktığını duydum.
Yıl 2017. Konferansa götürmek üzere beni almaya gelen gencecik bir şoför, 20 yaşında bir arkadaşının zor durumda olduğunu, bunalım geçirdiğini, altı aydır evden dışarı çıkmadığını, ne yapması gerektiğini sordu. “Sorun neymiş?” Dediğimde,
- Çok dindardı, İslam’ın gelmesi için lisede iken çok çalıştı, üç yıl sonunda hiçbir şeyin değişmediğini gördü ve içine kapandı” Dedi.
Cumartesi-Pazar günleri onu evinden alacaksın. Karaköy’den başlayarak, burnunuzu, Boğaz’dan gelen rüzgâra kaptırarak yoruluncaya kadar yürüyün. Nerde Ezan okunursa, en yakın camiye giderek namazı kılın ve bir kahvede çay için ama çay içerken gözleriniz ağaçları, martıları ve denizi görsün. Sohbet esnasında İslam’ın bize yüklediği yükten kaçındığımızı, gençlik heyecanıyla taşıyamayacağımız yükün altına biz kendimizi attığımızı ve ezildiğimizi anlat.
Her gün yatsı namazının ardından okuduğumuz Bakara süresinin son iki ayetinde Rabbimizin bize taşıyamayacağımız yükü yüklemediğini söyle. Ve örnek olarak Sevgili Peygamberimizin görevini yeniden okuyalım de. Sevgili Peygamberimiz tebliğine başladığı andan itibaren 13 yıl sonra Medine’de devletini kuruncaya kadar “İslam Devleti” kelimesini kullanmamış. Toplumun her ferdinin, kula kul olmamasını yalnız Allah’a kul olmasını sağlayan uyarılarını yapmaya devam etmiş. Herkes Müslüman olunca istenen şey de oluvermiş. Bahar, bir çiçekle olmaz. “Baahargeleceeeek” diye bağırmayla da gelmez.
Cemre toprağın bağrına düşer, her çekirdek ve dane baş kaldırır, tabiata da zarar vermeden her yeri halı ve desenleri gibi süsler. Biz, Kur’an-ı Kerim’in her süre ve ayetini, Sevgili Peygamberimizin anladığı ve yaşadığı gibi anlamaya ve yaşamaya çalışalım. Sahip olduğumuz, beden gücü, akıl gücü, servet gücü, makam gücü, şöhret gücü, bilgi gücümüzü her ne var ese sonuna kadar İslam için kullanmakla görevliyiz, gerisine karışmayız.
Sevgili Peygamberimiz, geçmiş peygamberlerden bahsederken, bir tek ümmeti olan, peygamber olduğunu, iki tane ümmeti olan peygamber olduğunu, hiç ümmeti olmadan bu dünyadan giden peygamber de olduğunu haber verir. (Buhari Sahih, K. Tıb, babü’r-Rukye 42
Hiç ümmeti olmayan peygamber de görevini hakkıyla yapmıştır. Ve biz, yatsı namazından sonra okuduğumuz ayette “Biz, peygamberler arasında ayırım yapmayız” der ve hepsinin görevlerini yaptıklarını söyleriz. Biz, Kur’an’daki emir ve yasaklara Sevgili Peygamberimizi örnek alarak yaşamaya devam edelim.
Rabbimiz buyur:
“Onlara va’dettiklerimizin bir kısmını sana göstersek de, seni öldürsek de sana düşen, ancak tebliğ etmektir. Hesap (görmek de) bize aittir.” (Ra’d süresi ayet 13/40)
Sevgili Peygamberimiz: “(Kadın-erkek) Hepiniz koruyup gözetensiniz, koruyup gözettiğinizden sorumlusunuz…” buyurmuş. (Buhari, Sahih, K. Cuma, bab 11 Selahaddini Eyyubi’nin dediği gibi “Biz, seferden sorumluyuz, zaferden değil”
Herkes kendisini ve ailesini İslam’a göre eğitse, bütün emir ve yasaklara uyulsa, bütün evlerde İslam’ın sesi yükselse, baharın gelişi gibi gelir. Kimse de ses çıkarmadığı gibi bahar bayramı gibi karşılarlar.