Ellerindeki büyük mağazaların poşetlerini taşımaktan yorgun geçen genç Arap kadınlarını gördüğümde, birden hatırlıyorum sizi yaşlı yolcu.

Basel uçağının o en ucuz seferinden yararlanabilmek için belki de internetin başında beklediniz gecenin yarısına dek.

50 Euro ya en ucuz bilet almanın sevincini sürdünüz.

Bu seyahate çıkarken yanınıza bin eurodan fazla para bile almadınız muhtemelen.

Standartlarınız o kadardı.

En ucuz otellerden biriyle bağlantı kurulup.

Hani başınızdaki o büyük Meksika şapkası olmasaydı, belki ben de hatırlamayacaktım sizi.

Memleketinizi bile tahmin edemezdim; İsviçreli de, Fransız da, Alman da olabilirdiniz.

Zira Basel, onca küçüklüğüne karşın, bu üç ülke vatandaşlarının kullandığı bir havaalanı.

Neredeyse çığırtkanlar Mulhouse, Freiburg, Basel yolcusu kalmasın diye bağıracaktı.

O gece yarısı İstanbul’a inip evlerimize koşmak için kaçarcasına havaalanından ayrıldığımızda.

Kaçarcasına çünkü her havaalanı toprağı biraz sürgün yeridir, aklınız çıkar orada kalakalacağınızdan.

Bir an önce varılacak yere atmak istersiniz kendinizi.

Fakat ertesi günü sabah erkenden Beylerbeyi Sarayında, sizi fotoğraf çekerken gördüğümde.

Şaşırdım.

Dünya ne kadar küçükmüş, ey yolcu; diye konuşmadan edemedim.

O yol yorgunluğu, yaşlılık, gurbetin sıkıntısı engelleyememişti işte, Beylerbeyi Sarayını kalabalıkla paylaşmama isteğinizi.

Marka mağazaların poşetlerine sarılmış genç Arap kadınları gördüğümde, sizi yine anımsıyorum.

Sultanahmet Meydanında o gün bir dostla buluşma yerine gittiğimde gözüme çarpıyor.

Peçeler içinde de olsa şık topuklu pabuçları üzerindeki endamlı bir kadının güzel olduğunu.

Yanındaki mağrur adamın o pahalı poşetlerin içindekiler için ödeme yapabilecek muktedir bakışlarından zengin olduğunu.

Kendilerini almaya gelen özel ve lüks aracın şoförünün nasıl tazimde bulunduğunu.

Tam da onlar poşetleri ile araca binerken yaklaşan Suriyeli göçmen ve yoksul bir kadının merhamet dilenip avucunu açıp sadece birkaç bozuk para istemini hızla çevirdiğini muktedir ve muhteris adamın.

Bir yıkım ki ben de.

“Düşte gör, düşte gör, bir zalime düşte gör” türküsü yakama yapışmış.

Kaldıkları lüks otele giderken peçeli kadının tiksinerek, Suriyelinin saçlarının yarısı gözüken yoksul yüzüne fırlattığı, aşağılayan bakışlar.

Niye yaralandı benim din kardeşlerim, ne için öldü, neden geri kaldı İslam ulusu; o bakışlar çok iyi anlatmakta idi.

Bu yüzden sizleri ellerinizde bohçalar gibi kocaman kartonlarla gördüğümde üzülüyorum.

Alışveriş yerlerini, film setlerini, dizi artistlerini görmeye gelen kardeşlerim sadece acımı artırmakta.

Sahi ben size niye bu şehrin müzelerinde rastlayamıyorum; saraylarında, camilerinde, medreselerinde.

Ha, onlardan bizim ülkelerimizde çok var derseniz.

İyi de klasik Osmanlı eserleri ayrı bir ekoldür.

Tamam, Arap ulusalcılığınız baskın çıkıp ülkenizin eserlerini sayacaksınız.

Ama o saydıklarınız evrenseldir, bütün insanlığın, hepimizin göz bebeğidir.

Şam Emeviye Camiini yüzyıllarca seyretsem usanabilir miyim acaba.

Ya da Halep Ulu Camii’ni, Meşatta’yı, Samerra’yı.

Nasıl özlemim vardı yirmili yaşlarda gördüğüm bu yeryüzü şahikalarını, şu ilerleyen yaşımda bir daha, bir daha görebilmeyi.

Hadi siz halktan kadınlarsınız.

Yıllar önce bir sanat kongresine katılmıştı Ortadoğulu Arap prenses, aynı zamanda ülkesinde önemli bir Sanat ve kültürel organizasyonun başında idi.

Kongre bitiminde programda bir Osmanlı başşehrine gezi vardı.

Bu sanat kadını bizimle birlikte aynı otobüse binmedi.

O önce prensesti, halkla yolculuk yapamazdı.

Özel araçla bizi takip etti, bir günlük geziye on küsur valizle katılması dikkatlerden kaçmadı.

Yolculuk esnasında prensesin en önemli işi, bir benzinlikte kıyafet değiştirmek oldu. Pahalı çantası ve yüksek topuklu pabuçları da elbisesini tamamlıyordu.

Kimse o pahalı giysiye bayılmadı.

Ama onun sanat hakkındaki fikirlerini yolculuk esnasında bizimle paylaşır beklentisindeki hocalarımız, profesörler, akademisyenler hayal kırıklığı yaşadı.

Ön doğrularımız.

Ön dayatmalarımız.

Teknoloji bütün silahlarını kuşanmış üzerimize yürümekte.

Devasa binalar birkaç gün içinde haramileşip yollarımıza dikilmekte.

Artık fazla da bir şans tanımamakta zaman.

Yerimizi yeni gelenlere bırakacağız.

İnsan ömrü bu kadar ufacıkken.

Asırların eserlerine müessir eden acımasız olaylar.

Emeviye’ye bile kan kusturuyorsa bombalar.

Tamam, insan canı çok aziz.

Her canlı çok kıymetli.

Karıncaya bile kıyılmamalı iken.

Ama 714 yılında yaptırılan 1300 yıllık bir sanat eserini ortadan kaldırıyorsan.

Paha biçilemeyen mozaiklerini, Bab üs Saade kapısını, Saat kulesini, Ak minare ve Gelin minaresini, Hz. Hüseyin ve Vaftizci Yahya’ya ait kutsal emanetleri yok ediyorsan.

Canavardan daha kötü kelime arıyorum bulamıyorum.

O zaman o yaşlı İsviçreli adamla aramızdaki fark iyice açılacak.

Yüzyıllarca aşılamayacak bir gerilik kalacak her birimize.

Siz biraz daha alışveriş yerlerini dolaşıp müzelere uğramaz, kitap okumazsanız sonumuz çok kötü olacak.