Bir dergide rastladığım Fatih bölgesi sarnıçlarından Pulheria (Sultan) isimli sarnıcın düğün salonu olarak kullanıldığına çok şaşırdım.
Osmanlı durgun sudan haz etmez, akan su temizdir der, Bizans’tan kalan sarnıçlara ilgi göstermez, bu yüzden her cami bahçesinde bir kuyu vardır.
Hıristiyan İstanbul’da ise kiliselerin sarnıcı vardı.
Pammakaristos manastırı altında, Parmakaristos Kilisesi (Fethiye Camii) altında, Fethiye Camii karşısındaki okulun altında da bir sarnıç bulunmaktadır.
Fener semti ya da Balat Mahallesi sarnıçlar bölgesi, Aspar (Çukurbostan) sarnıcı bugün park. Ortadan kalkmış sarnıçlar ise, Bonus Sarnıcı, Fethiye Caddesi Sarnıcı, Fethiye Camii ön avlu çıkışındaki sarnıç, Köroğlu Sokağı sarnıcı.
Bunlardan başka pek çok sarnıç bulunmakta.
Her birimizin yakından tanıdığı o aşina olduğumuz meşhur sarnıçları uzun yıllardır görmediğimi anımsayıp ziyaret edeyim dedim.
Hiç ummadığım manzaralarla karşılaştım ve seksenli yıllarda öğrencilik dönemimde acaba o çok yoksul olduğumuz anarşi ortamında bile kültüre daha mı fazla önem verildiğini düşündüm.
İlk rotam Justinianus İstanbul’unu yaşatan Yerebatan Sarnıcı idi.
Sarnıçta 336 sütun bulunmaktadır. Suyun içerisindeki bu sütunlar ziyaretçiyi sarnıca girer girmez etkilemekte idi. Fakat bugün suyu çekilmiş ve aşırı karanlık bırakılarak sarnıcın tavanını görmemiz bile engellenmiş. İnşasında 7.000 kölenin çalıştığı sarnıcın suyu, Valens tarafından yaptırılan Bozdoğan Kemeri ile Justinianus’un yaptırdığı Moğlova Kemeri yardımıyla Belgrad Ormanlarındaki Eğrikapı’dan getirilmiş.
Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un 1453 yılında fethinden sonra, Osmanlı’nın kendi su tesislerini, çeşmelerini kurana kadar kısa bir süre kullanılmış, III. Ahmet ve II. Abdülhamit zamanında restore edilmiştir.
Sarnıçtan ayrılırken rastladığım bir olaya çok üzüldüm, iki tane Osmanlı kostümü giymiş genç, gelen yabancı ziyaretçilere adeta yalvarmakta idi, 30 liraya Osmanlı kostümleri ile fotoğraf çektirin diye. Istırapla düşündüm İngiltere, İsveç, Norveç ya da İspanya kralının kraliçesinin kıyafetleri ile fotoğraf çektirir misiniz diye oralarda yalvarırlar mı acaba? Mümkün değil. Kültürde gittikçe ivme kaybettiğimizi o küçük düşürücü tiyatro ne kadar acı bir şekilde anlatmakta idi, üstelik yetkililerin umurunda olmuyordu.
Yerebatan sarnıcı ile adeta üçgen teşkil eden ikinci sarnıç, Binbirdirek Sarnıcı idi. İstanbul’un Yerebatan’dan sonra ikinci büyük sarnıcı, Sultanahmet Meydanı civarında idi. Sarnıcın yaşı için iki iddia bulunmakta, ilki 4. yüzyıl, 1. Konstantin dönemi, ikinci görüşe göre, 6. yüzyılda Jüstinyen tarafından yaptırılmıştır. Bir ara Osmanlı burayı ipek işleme atölyesi olarak kullanmıştır. İçerisindeki 224 sütundan 212 si günümüze ulaşmıştır. Son yıllarda Binbirdirek Sarnıcı’nda düğün, balo, parti, defile gibi organizasyonlar da yapılmıştı.
Sarnıcı bugün özel bir kişi işletmekte, içerisi o kadar karanlık ki adeta bir korku filmi dekoru gibi giren hemen dönüp gitmeyi düşünecek kadar bakımsız, Kültür Bakanlığı’nın bu nadide mirası neden şahısların eline çürümeye terk ettiği çok acı.
Üçüncü ziyaretim Şerefiye Sarnıcı’na idi, çok şükür bu tarihi değere gereken önem verilmiş, ziyaretçiye çok iyi sunumu yapılmıştı. Bir kere çok aydınlık idi; diğer iki sarnıcın kasvetli karanlığı yok bilakis bir şenlik donanması gibi bol ışıklar içerisinde yüzdüğünden tavanını, tabanını, sütunlarını iyice seyredebildik. 2. Thedosius’un 5. yüzyılda yaptırdığı 32 sütunlu bu eser de, Yerebatan Sarnıcı gibi Binbirdirek Sarnıcı’na bağlanmakta. Demek ki içinde yaşadığımız şehrin, Bizans döneminin zemini neredeyse tamamen sarnıç. Bir de elimizden kayıp gitmeden gereken ilgiyi, özeni gösterebilsek bu 1500 yılı aşmış kadim eserlere, çok iyi olacak.