Bai Juyi, “Suyu içerken kaynağını da düşün. Çünkü kaynağı unutursan su da kirlenir sen de kirlenirsin” diyor. Günümüzde ise kaynakla insan arasında büyük bir perde var. Bu zaman zaman bir marka olabildiği gibi, bir ürün yüzü, bir bilgi için anlatıcı, söylevci veya kaynağa aracılık ettiğini söyleyen her hangi bir aidiyet kümesi de olabilir. Bir bilginin, bir haberin, bir ürünün, her ne olursa olsun kaynağı ile ilgili ne kadar çok karanlık nokta varsa kirlilikte o kadar çoktur. Günümüz teknolojisi her şeye ulaşmayı mümkün kılıyor gibi görünse de insanlar, arama motorlarının içinde kayboluyorlar. Bir bakıma aşırı parlaklık da kör ediyor. Ya da bir kaynağın başına gidip oturup, orayı mülkleştirenler de aynı körlüğün içinde kirlenmeye maruz kalıyor. Onun için hayatın kaynakla insan arasındaki engellerden sürekli temizlenmesi gerekir. Bunun için sürekli bir hareket ve sahih bir düşünce ile ancak temiz kalabilir. Bugün hız ile haz kaynağı en çok kirleten iki unsurdur çünkü düşünmeyi ve sorgulamayı unutturuyorlar. Onun içindir ki, hız çağının nimetlerinden her defasında büyük bir sitayişle bahsederken aslında en büyük kirlenmeyi bu çağda yaşıyoruz. Ve en büyük değersizleşmeyi de…

Hali hazırda dünyanın her bir yanında büyük bir karanlık ve umutsuzluk, maddi ve manevi planda yükselirken insanın kaynaklarla ilgili zihinsel-eylemsel bağıda oldukça problemli bir hal arz ediyor. Gerek Batı’da yükselen milliyetçilik ve sınır yaygarası diğer tarafta Suriye’de, Irak’ta, Arakan’da, Filistin’de, Afrika’da yürütülen insan kıyımı, hepsi de insanın kirden görünmez hale gelmesi, edindiği yalancı değerlere bile sahip çıkamaz hale gelişi ile ilgilidir. Nitekim asli amaçlarından soyutlanan insanın içine düşeceği durum ancak bu yaşanan hal olabilir. Dünyanın bir yakasında savaşlar insanı yok ederken diğer yakasında da insanlık onurunu yerle bir ediyor. Belki bugüne dair daha açıklayıcı bir durumu geçmişe bakarak ifade edebiliriz. İşte Portekizli keşiş Fco de Santa Maria 1697›de şöyle yazmaktadır: “Bir krallıkta ya da bir cumhuriyette bu şiddetli ve taşkın ateş yandığında, yüksek yargıçların sağır olduğu, halkın içine korku düştüğü, politik yönetimin parçalandığı görülür. Adalete artık itaat edilmez; zanaat durur; aile bağları kopar, sokaklar canlılıklarını yitirir. Her şeye aşırı bir kargaşa hâkim olur. Her şey yıkılır. Çünkü her şey dehşetli bir musibetin ağırlığına ve büyüklüğüne maruz kalır ve altüst olur. İnsanlar, durumları ve servetleri ne olursa olsun, ölümcül bir kederde boğulurlar... Dün başkalarını gömenler bugün kendileri gömülür. Dostlara asla merhamet gösterilmez, çünkü merhametin her türlüsü tehlikelidir. Sevginin ve doğanın tüm yasaları dehşetli bir kargaşanın ortasında unutulmuş ya da boğulmuş olduğundan, çocuklar ailelerinden, kadınlar kocalarından, kardeşler ya da dostlar birbirlerinden apansız ayrı düşer... İnsanlar doğal cesaretlerini yitirirler ve hangi öğüde uyacaklarını bilemediklerinden, attıkları her adımda kendi korku ve çelişkilerine çarpan ümitsiz körler gibi ilerlerler.”*

Bu körlük ve umutsuzluk insanlığa karşı hazırlanmış en büyük suikasttır.  Adeta manevi bir intihardır. Bugün yeryüzünde idarecilerin, topluma yön verecek insanların yaptığı şeylerin hiçbirisi temel sorunların çözümüne doğru değil, sadece mevcut sorunlar üzerine polemik yapmaktan başka bir şey değil. Basmakalıp, aynı makineden çıkmış ambalajları farklı bir tip dünyaya doğru gidiyoruz. Barkodu ve ambalajı farklı olanlara yer olmayan bir dünyaya…  Kuvveti esas alan düşüncelerin hep tekrarladığı şeydir aslında kıyım. Bu yüzden kıyımcıların kafasına takılan şey hangi çağda, hangi coğrafyada olursa olsun farklılıkları yok etmektir. Onun yerine dile getirilmese de istenen şey farksızlaştırmadır. Farksızlaşma, kıyımcıların kaynağı kirletmelerindeki en önemli aracıdır. Çünkü insanlar kaynaktan uzaklaşıp, renklerini kaybettikleri an kirlenirler. Belki de üzerimizde taşıdığımız ve sahip olduğumuzu düşündüğümüz ya da sahip olmak istediklerimiz gerçeğini göz önüne getirirsek dünyanın geri kalanı ile nasıl da benzeştiğimizi, bir farkımızın kalmadığını göreceğiz.

Bugün normali, anormali ya da kavramları, etimolojiyi kelimeleri yani kaynağı kim belirliyor, onun için kim emek harcıyorsa elbette onların ön gördüğü tablo ortaya çıkacaktır. Bu kaynağı düşünmeden o kaynaktan tabağımıza aldığımız kavramlar ve ölçütlerle kaynağı sorgulayamayız. Olup biteni kaynağı düşünmeden sorgulamak ise sadece karakter haline gelmiş kirimiz ile belirlenmiş normlar etrafında diskur çekmekten, tiyatral bir söylevden öteye geçmeyecektir. Kierkegaard’ın anlattığı bir hikâye var, galiba yaşadığımız hali en iyi resmeden betimleme: “Vaktiyle bir tiyatronun sahne arkasında yangın çıktı. Palyaço dışarı çıkıp seyircileri uyardı. Ancak seyirciler bunu şaka sandı ve palyaçoyu alkışladılar. Palyaço bir müddet sonra tekrar geldi ve tekrar uyardı. Seyirciler daha çok alkışladı. Sanırım dünya işte böyle batacak: komik insanların topyekûn alkışı altında, bunun bir ‘şaka’ olduğuna inanılarak.” Yolumuzu ve kendimizi temizlemenin en önemli adımı kaynağı, yolu ve yönü bütün zorluklarına rağmen azimle, sabırla ve doğrulukla yürüyerek temiz tutabilir ve de temiz kalabiliriz. Yoksa ‘şaka’dan ölüp gideriz. Hoşça bakın zatınıza…

-------

* Fco de Sama Maria, HislDria de sagradas concregaçoes ... , Lizbon, 1697; aktaran jean Delumeau, La Peur en Occident, s. 112.

TAŞ GEMİ

NOT: Bu hafta:

Azam, Erkin Koray’dan “Öyle bir geçer zaman ki” şarkısını,

Ali Rıza Güzeltepe, Ezgi’nin Günlüğü’nden “İnsan sever bir kere” şarkısını,

Orhan Taşkır, Emel Taşçıoğlu’ndan “ Mevlam gör diyerek iki göz vermiş” şarkısını dinleyelim diyorlar. Biz de dinliyoruz. Her biri ayrı bir durak, ayrı esintileri var.

Bize Kadar:

1- Nurettin Topçu, “Eşya insanla izah edilecek yerde, insan eşya ile izah edilmeğe başlandı”ğının altını çizmiş.

2- “Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız” der Fernando Pessoa.

3- G. Papini “Beklentilerimiz, olmadık insanlara olmayacak elbiseler biçiyor. Kolları kısa kalıyor, omuzları doldurmuyorsa, onların değil bizim suçumuz” diyerek her şeyin altını çiziyor.

4- “En büyük kızgınlık genelde suskunluktur. Bunu çoğu kimse anlamaz” diyor, T.S. Eliot.

5- Carl Jung “Kimse bir başkasını yargılayabilecek kadar kusursuz değildir ama kendinde bu hakkı görebilecek kadar hadsizdir” der.

6- “Güzel bir hataydı” diye içinizde kekremsi bir tat bırakacak ve keyifle izleyebileceğiniz bir film “Kaptan Fantastik.” Sistem dışı olmanın normallik mi anormallik mi? Sistemin dışına çıkma ve yol, büyüme hikayesi… 

7- Bu hafta Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan W. E Connoly’nin “Hayatın Kırılganlığı” kitabı var. İstersen bir ara okuyabilirsin.

Dağarcık

“Niyetinden şüphelenen yola çıkamaz; amacından şüphelenen yol alamaz… Niyetsiz ve amaçsız çıkılan yol ise, bedelini ödetir.” (Ehl-i İrfan’dan tadımlık)

TEKKE

“Hayatımıza giren herkes değerlidir, ama herkes özel değildir. Saygı hepsine, sevgi layık olana verilir. İnsan seviyorsa iki şeyi asla yapmaz. Aldatmaz ve ağlatmaz. Çünkü aldatmak insan onuruna; ağlatmak ise insan yüreğine yapılmış en çirkin saldırıdır.” (Erich Fromm’dan tadımlık…)

Bir Lahza:

Luiz: -“İnsanları öldürecek misin Henri?” /  Henri: - “İnsanları değil Luiz, yalnızca düşmanları” Luiz: - “Düşman nedir?” / Henri: -“Senden yana olmayan biri.” (Tutku/ J. Winterson)