Mola yerindeki genç adamı duyduğumda anımsıyorum Schopenhauer’i.

Adam elinde telefon lanetler okuyor, küfürler ediyordu.

Korkunç hakaretler etmekteydi kendisine;

“Allah beni kahretsin, kafam kırılsın. Babam ayarladı, gittim görüştüm, gel dediler. Ah lanet olasıca kafam gitmedim. Bak şimdi onlar genel müdür ayda iki yüz, üçyüz bin almaktalar.”

Telefondaki muhatabına anlatmakta lakin kendisine çok ağır küfürler etmekteydi.

Schopenhauer, tam da bu adamı anlatmaktaydı;

 “Sahip olduklarımızı çok az, sahip olamadıklarımızı her zaman düşünürüz.”

Genç adamın lüks arabası yanında bağırarak konuşmasını, yanındaki eski arabadan dışarı çıkıp güneşi görecek, ayakları üzerinde duracak gücü olmayan yaşlı ve hasta kadın arka koltuğa uzattıkları yerden duymaktaydı.

Duymakta lakin fazla konuşmamaktaydı.

Daha doğrusu susarak kurşun gibi kelimelerle konuşmaktaydı.

Milyonlarca kelimeden ordu yapmış,

Katar katar trenlere cümleler yüklemiş,

Yorgun yüreğinden gemiler biçmiş gönlünün denizlerine salmıştı.

Yanındakilere bakışları ile anlatmaktaydı sahip olduklarını.

Sussa da evlatlarının kendisini yürekleri ile dinlediklerini bilmekteydi.

Yılların yorgunu kadın, hastalıkların vurgunu ile yıkılmış bedenine acımıyor, kaşlarını çatmıyor, umut dolu suskunluğu ile gülümsüyordu.

Kelimeleri israf etmiyor, laf bağımlılığı ile çevresindekileri yormuyor, çöken omuzlarını, kırılan belini, tutmayan dizlerini sahip olduğu hazinenin içine katmıyordu.

Susuşu ile binlerce harf kırlangıç olup gökyüzüne yükselmekteydi.

Yok, asla derdini kimselerle konuşmayacaktı,

Suskunluğundan biçtiği binlerce kelime ile yüzlerce cümle kurup derdini bulutlara, kuşlara, camın kenarından görebildiği ağaçlara dahi anlatmayacaktı.

Sahip olduğu hazinede daha neler durmaktaydı.

Ulu kapıya merhametle bakan gözlerini kaybetmemişti henüz.

Şifanın O’ndan geleceğine umudu tamdı.

Sadağında dua okları doluydu daha.

Tükenmemişti yüreğinde Yaradan’a olan sevgisi, muhabbeti.

“Senden gelene eyvallah ey benim güzeller güzeli yârim.

Ancak sen bilirsin halim.

Katından bir mucize de verebilirsin.

Ya da yanına da alabilirsin,

Her ikisi de başımın tacıdır bilesin.”

Yanı başındaki adam, kendisine sövgüleri bitirmemişti ki hastanın yakınları söylendiler.

Behey adam milyon dolarlık hazineleri üzerinde taşımaktasın.

Dünyaya bedel gözlerin.

Cevherleri tartan ellerin.

En lüks arabadan daha pahalı ayakların.

Gençliğin, sağlığın, kalıplı halin.

Daha ne istersin.

Adamın ve hasta yakınlarının unuttuğu çok önemli bir şey vardı.

Şu günlerde üzülerek izlediğimiz.

Bir boşanma davası ile ortaya saçılan,

Adam çiftliklere, teknelere, yazlıklara, otellere, evlere, uçaklara sahip olmuştu.

Yasadışı yollar, haksız kazanç, haram lokmalar, rüşvetlerle dönen bir çarka kaptırmıştı yüreğini.

Doymak bilmeme hastalığı daha, daha fazla derken.

Bir gün yakalanmış her şey açığa çıkmış, adam gözlerinden, ellerinden, ayaklarından daha değerli olan hazineyi kaybetmişti.

Onurunu, haysiyetini, şerefini yitirmişti.

Sahip olduğu en pahalı serveti kaybetmişti.

Artık kafasını hangi duvara vursa yine de giden, geri gelmeyecektir.

Ah Schopenhauer, sahip olamadığımız servetin yasını tutacağımıza, sahip olduğumuz hazinenin keşke daha fazla kıymetini bilebilsek.