Bazen başkasının hayatı gibi izlediğimiz kendi yaşamımız.

Başarılarımızın zafer sarhoşluğu ile düştüğümüz hatalarımız.

Yenilgilerimizle bulduğumuz yönümüz.

Yamalı bir geçmişle hesaplaşmaya hiç hazır olmadığımız andır, rüyadan uyandığımız vakit.

Şarkı bitmiş, şiir susmuş, romanın son sayfasına gelinmiştir.

Bir duvarla paylaşıldığında hastalıkların son evreleri.

Ya da ansızın gelen bir kaza ile bestenin yarım kalışına hayıflanışlarla.

Biten rüyanın iyice ayırtına varıp da.

Geçmiş şimdi tek sahnelik bir oyun gibi durmaktadır.

Hayat merdivenleri ne kadar da almıştır akılları başlardan.

O basamakları tırmanmaya ne kadar da hırsla sabırsızlanılmıştır.

Herkesten yukarı olmak hayali kimleri esir almamıştır ki.

Oysa en tepeye çıkarken, hızla geri dönülmektedir aslında.

İnsanların nezdinde yükselmektedir ama rüyanın sonuna da geliniyordur.

Yükselme ile yokuş aşağı düşme aynı anda gerçekleşmektedir.

O tek sahne cennet midir, masmavi denizlerin kenarında ya da uçsuz bucaksız bir çam ormanında ne kadar renklidir rüya.

Özellikle çocukluk anılarında.

Kırışmış bir bedenin şimdi hayretle izlediği rüyanın en parlak dilimi.

Oyunlar, uzun yaz akşamları, elma bahçeleri, temiz havalı kış sabahları, karlı tepeler, menekşeli kırlar, güzel bir düşün hiç bitmeyeceğini bu kadar kuvvetle anlatırken.

Düzenlilik, temizlik, kuralcılık, ilkelilik her şey iflas ediyor işte, bu düşün sonunda.

Bir panonun, biblonun, kitabın yerini bile kendisinden izinsiz kimsenin değiştiremeyeceği; kesin kurallı bir aile çevresinde.

Ya da temizliğin yemek ya da su kadar hayatın vazgeçilmezi olduğunu etrafına hep dikte edip de.

Dışarı terliği ile içeriye giren çocuğunu aforoz edip en ağır hakaretlerle cezalandırmasına karşın, rüyanın son sahnelerinde evlatları pabuçları ile başucunda.

Gözleri hijen olmayan ayakkabılara takılsa da, artık ağzını açıp konuşacak hali yoktur.

Hayatı bu kadar yönlendirmiş, çekip çevirmiş, kimsenin fikrine itibar etmemiş olmasına karşın; hastalığına dair herkesten ilgi ile bilgi arayışları.

Kendisi herkesten fazla bilmekte ki, rüya bitmektedir; ama son bir gayretle biraz daha uzatabilir mi, onun arayışında.

Beyaz bir duvara yüzünü dönüp bir sinema sahnesi gibi kendi yaşamını o duvarda izlediğinde, ne kadar da hüzünleniyor.

Bütün o güzellikler, yaşadığı sevinçler, lezzetli yiyeceklerle dolu masalar, aşklar, aldatışlar, zarar vermeler; bir başkasının hikâyesi imiş gibi çok uzak baktığını fark ediyor.

Başını koyduğu yastığın kupürünü uzun uzun inceliyor.

İplerdeki çamaşırlar bile kendisinden korkarken, şimdi o tiril tiril çamaşırlara bile mahçuptur.

Artık temiz değildir.

Banyosuzluktan kokmakta. Tuvalet ihtiyacını bile görememekten utanmaktadır.

Ama en önemlisi, ölüm korkusundan daha ağır olan, ilahi hesaplaşmada vereceği dosyalardan kuşkuludur.

Taksisine aldığı kadını üç cadde boşuna dolaştırmış, fazla ücret almıştır.

Ya da köydeki kaç hane yakasına yapışacaktır, süte su katıp öyle satmıştır.

İşçisinin ücretini az ödemiştir.

Namuslu komşusuna iftira attığını bir kez daha düşündüğünde.

Bileziklerini onun çaldığını söylemiş, zavallı bu ithamın ağırlığı ile perişan olmuştur.

İş arkadaşının hayatını o müthiş ifşaat ile nasıl karartmıştır.

En fecisi de üvey çocuklarına miras kalmaması için çok çırpınmıştı.

Varlıklı bir aile kurmuştu kendi çocuklarına.

Başarmıştı.

Ama bu başarı, hayatının en büyük yenilgisi idi.

Şimdi bu ihale dosyaları ile yeni bir seyahate çıkacaktı.

Güzel göllerden, nehir vadilerinden, çiçekli kırlardan geçip gidecekti.

Neki çok zeki bir avukat da olsa; bu başarı gibi gözüken yenilgileri savunmaya gücü yetmeyecekti.