Geçen sene bir Türk savaş uçağı düşüyor veya düşürülüyor.
Hükümet, çok sert söylemlerle yakın zamana kadar can ciğer olduğu diktatör
Esad ı suçluyor ve işi neredeyse savaş boyutuna vardıran bir diplomatik dil
kullanıyor. Esad ın bırakın kendisini, babasının ne menem bir zalim olduğu
meydanda iken aralarından su sızmamacasına sıcak ilişkiler kuranlar, herhalde
ABD nin dümensuyunda olmanın etkisiyle olsa gerek, kardeşim dedikleri
diktatörün birden en azılı düşmanı oluveriyorlar. Buradaki sorun, Türkiye nin
Esad adlı zalime karşı tavır alması değil, bunu yaparken samimi olmamasında,
kendi milli menfaatlerine göre değil de büyük patron ABD ve yardakçısı
İsrail in ekseninde hareket ederek bu çizgiye varmasında. Bazılarının anlamak
istemediği nokta bu.
Çünkü ABD ve İsrail şer ekseni, Ortadoğu coğrafyasında
yeni kanlı tezgahların hevesiyle yanıp tutuşmakta, bu minvalde de İran ı hedef
tahtasına oturtmuş durumda. Muhtemel bir Sünni-Şii mezhep savaşının altyapısını
dört koldan hazırlamakta. Suriye halkının çektiği acılar ve iki bela (Esad ve
Özgür Suriye Ordusu) arasında kalmasına karşı yapılması gereken, bölgenin iki
büyüğü olarak Türkiye ve İran ın devreye girip diktatörü yola getirmekken,
bunun yerine gereksiz bir savaş tansiyonuyla ABD-İsrail ittifakının ekmeğine
yağ sürülüyor. Bir bakıma Türkiye, Batı nın neferi olarak kirli tezgahlarının
uygulayıcısı ve maşası gibi bir role soyunuyor.
Gelin görün ki, İslam dünyasının bir iç meselesi olan
Suriye hadisesini Türkiye ve İran ın ağabeyliğinde çözmek yerine, saçma sapan
bir mezhep gerginliği ateşine odun taşınmakta. Hele bazı gruplar var ki,
neredeyse İran ı, İsrail den daha büyük bir tehdit görme noktasındalar. İslam
dünyası, bölünmüşlük ve paramparça olmuşluğun cezasını ve acısını Suriye
meselesinde iliklerine kadar hissediyor işte.
Batı nın ve özellikle ABD nin pohpohlamaları ve
övgüleriyle kendini lunaparktaki dev aynalarındaki gibi büyük görmeye
başlayan, halbuki Kürecik e NATO radarı kurulması olayında olduğu gibi dış
politikada alenen bir kukla mertebesine doğru yaklaşan Türkiye, kendi
sınırlarını, kendi vatandaşının güvenliğini bile sağlayamaz durumda maalesef.
İstihbaratı bile ABD nin İHA ları marifetiyle yarım yamalak alan Türkiye, geçen
sene düşen veya düşürülen uçağın akıbetini bile tam olarak netliğe
kavuşturamadı. Geçtiğimiz aylardaki Şanlıurfa daki patlamalar ve son olarak
Hatay Reyhanlı daki patlamalara bakınca, bu ülkenin bir istihbarat örgütünün
olup olmadığını sorgulamamak mümkün olmuyor. Bu ülkenin insanının can
güvenliğini bile sağlayamayıp çoluk çocuk onlarca kişinin ölümüne seyirci
kalanlar, ABD-İsrail ittifakı için neferliğe can atıyorlar. Bir de üstüne
üstlük, halktan gerçekleri gizlemek adına basına yasak getiriliyor. El insaf!
Terör meselesini, içeriği kimseler tarafından bilinmeyen
ve ısrarla da açıklanmayan bir garip süreçle hale yola koyduğunu iddia eden
siyasi iktidar, kendi vatandaşının hakkını savunmak yerine terör örgütünü
meşrulaştırma yoluna gitti. Terör örgütünün zerre pişmanlık duymadığı ve teslim
olmadığı bir ortamda, emrindeki basının yalanlarıyla toplumu uyutan iktidar,
dış politikadaki acziyetini resmen zirveye taşıdı. İsrail e özür dilettik
şeklindeki böbürlenmelere karşı ne yaptın da, hangi yaptırımlarda bulundun da
özür diledi sorusunun cevabını kimseler veremiyor hala. Obama nın devreye
girip, bir nevi öpüşüp barışın telkiniyle (ki İsrail açıkça bu özrün Suriye
için olduğunu söylüyor) arayı bulması bile Türkiye nin milli menfaatlerini
savunma konusunda ne kadar büyük bir zavallılık içinde olduğunu gösteriyor.
Birden bire ortaya çıkan sahte bir barış süreci, mantar
gibi biten bir özür mizanseni derken, Türkiye sınırları içinde patlayan
bombalar ve ABD-İsrail in neferliğine dünden razı bir görüntü çizen siyasi
iktidarın bildik efelenmeleri. Ortadoğu da yine bir savaş oyunu kuruluyor ve
anlaşılan o ki, bu oyunda bize yine ileri sürülecek piyade görevi düşecek.
Milli menfaatler yerine arkadan itenlerin gazlamalarına kulak vermenin sonu,
belayı bizzat davet etmek olur maazallah.