13 ve 15 Aralık 2006 tarihlerinde, yani dört ay önce "Parti Devleti" başlığını taşıyan iki yazı yayımladım bu sütunda. "Parti devleti" kavramıyla kastedilen, siyasî iktidarın, parlamenter sistemde varolan kuvvetler ayrımına rağmen, iktidarın tek elde toplanması ve kullanılmasıdır. Kuvvetler ayrımı (yasama, yürütme ve yargı)nın dayandığı temel ilke, insan (birey olarak) hak ve özgürlüklerini siyasi iktidara, dolayısıyla devlet erkine karşı korumaktır. Bu açıdan bakıldığında "parti devleti", parlamenter sistem, yani demokratik görünüm içinde kendini gerçekleştirme fırsatı ve imkanı bulabilir.

Doğrudan totaliterliğe bağlanmasa bile, beklenmedik bir biçimde totaliterlikle buluşabilir, hatta ona dönüşebilir de. Çünkü siyasî iktidarın doğası gereği, kuvvetler birliğinin sağlanması halinde ortaya çıkacak yapının alacağı şekil önceden öngörülmeyebilir.

Türkiye gibi, siyasî iktidarı, genel olarak kuvvetler birliği temelinde duyumsamayı alışkanlık haline getirmiş, insan hak ve özgürlüklerini söylem düzeyinde anlamakla yetinen bir yapı, parti devletinin muğlak varlığını tam olarak tefrik edemeyebilir. Üstelik bu türden iktidar uygulamasını devletin devlet olma ölçüsü olarak görme rahatlığına kolayca kayabilir.

Doğrusu, demokrasiden, hukuk devletinden, siyasi partiler rejiminden, insan hak ve özgürlüklerinden ne kadar sözedilirse edilsin, son çözümlemede siyasi iktidar erki kuvvetler birliğini esas alıyorsa, temelde yatan vahim bir sorunun varolduğu söylenmelidir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hep bir bunalım doğuran olay haline gelmesinde, bir yönüyle bu sorunun yattığı düşünülebilir. Yoksa Anayasa nın ve Meclis iç tüzüğünün hükümlerinin hukuki yorumları salt bunalıma yolaçan nedenler olarak görülür ki, bu bile başlı başına üzerinde durulacak büyük bir mesele hüviyeti kazanır.

Oysa hukukun karşılaştığı ve çözmekle yükümlü olduğu meseleler, gerçekte sağlıklı bir yapıyı ve hukukun kendi içinde gelişimini işaret eder. Böyle bir durumdan sözedilmeyeceği, sanıyorum, giderek daha bir açıklık kazanıyor.

Yeri gelmişken söylemek gerekir ki, cumhurbaşkanı seçiminde, adeta bir turnusol kağıdı işlevine dönüşen 367 oy şartının zorunlu olduğu görüşü, hukuk mantığı ve yorumunda gözardı edilemeyecek bir seçenektir. Özal ın cumhurbaşkanlığı seçiminde bu görüşün sayın Erbakan hoca tarafından yıllar önce dile getirilmesi, ama medya ve bazı mahfillerce ademiyetle karşılanması calib-i dikkattir. Ama hukukun doğru mantık temelinde yorumlanması, gün gelir hükmünü icra eder.

Demek istediğim, cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla patlak veren bunalım, sürüp gelen sorunun nitelik değiştirerek Türkiye yi sarmalına almaya başlamasının ön habercisi olarak değerlendirilebilir. Parti devletinin bütün cesametiyle Türkiye nin önüne dikilerek totaliterliğe yönelip yönelemeyeceği nirengisinde düğümleniyor gibidir. Bu da çok katmanlı bir zor zamana girmek anlamını içerebilir.