Türkiye’de uygulanan ekonomik sistemi merak edenler için

son açıklanan veriler yok gösterebilir. Israrla rantiyenin hortumlarının

kesildiğini söyleyenlerin devr-i iktidarı, aynı zamanda paradan para

kazananların “altın çağı” oluyor. Türkiye’nin 90 yıllık tarihinde emsali

görülmemiş bir dönem yaşayan paradan para kazananlar, başta da bankalar, artık

kâr etmekten bahsetmiyorlar. Mevcut ekonomik politikalarla ve üretim yerine

finans piyasalarını odak noktasına yerleştiren halihazırdaki iktidarla o zaten

cepte.  Bankalar, artık kârlarının

“kalitesinden” bahsediyorlar, yani daha da fazla nasıl kazanırız hesapları

yapıyorlar. Gözleri öylesine karardı mevcut politikalarla.

Son açıklanan veriler, bankaların görülmemiş şekilde kâr

ettiğini gösteriyor. Meseleyi rakama boğmaya gerek yok. Merkez Bankası’nın

uyguladığı yüksek faiz politikası bankaların kârını katladı, demek mümkün.

2006’da bankacılık sektörünün kârı 10 milyar lira iken, 2012’de iki kattan

fazla artıyor ve 21 milyar lirayı geçiyor. Fazla söze gerek var mı Merkez

Bankası, sıkı para politikası ile ekonomideki büyümeyi durdurup reel sektörün

ve piyasaların ipini çekiyor. Mevcut durumda bir kriz çıkmıyorsa, sebebi piyasa

aktörlerinin birbirlerini idare etmesi. Paranın dönmediği, herkesin birbirinin

borcunu “idare ettiği”, bırakın kârı, çarklar dönsün diye bir miktar zararın

bile sineye çekildiği piyasa koşulları hakim Türkiye’de. Kimin keyfi yerinde,

kim hiç şikayet etmiyor diye bakarsanız, cevap bankalar ve paradan para

kazananlar oluyor.

AKP’ye katılmadan önce birilerinin de kıyasıya

eleştirdiği Derviş-Fischer modelinin başımıza sardığı “Düşük kur-yüksek faiz”

modeli, bugünkü tabloyu yaşatıyor haliyle. Kamunun faiz giderleri devamlı artıyor. Senelik ortalama 50 milyar lira

faiz ödemesi yapan devlet, özellikle son 5 yılda bankaları ihya ediyor.

Son 5 yılda faizden 130 milyar lira kazanan bankaların

keyfi yerinde olmayacak da kimin olacak Son 5 yıldaki kârları 100 milyar

liraya yaklaşıyor ve birileri de hala rantiyenin hortumlarını kestiklerinden

bahsedebiliyorlar. Herhalde önceki hortumlar küçük geldi diye kesildi ve yerine

daha büyükleri yerleştirildi.

Meydanı bol bulan bankalar, ücret-komisyon-faiz diyerek

de kasalarını dolduruyor. Bankacılık hizmetleri diyerek vatandaşın cebinden

çaldıkları da dudak uçuklatıyor, kârlarını katlıyor. Ne de olsa, devir paradan

para kazananların devri!

Rantiyeyi mutlu eden bir diğer veri de İMKB ile ilgili.

Son bir senede İMKB, yüzde 37’lik getiriyle “dünya şampiyonu” oluyor. Emeğiyle

çalışanlar, ücretliler, üretenler, ticaretle uğraşanların kan ağladığı bir

ekonomik ortamda paradan para kazananların kazanması çok normal aslında.

Ekonomiyi finans piyasalarından ibaret gören bir ekonomik mantaliteye sahip bir

hükümet, elbette ki böyle bir sonuca sebep olacaktır.

Uluslararası sermayenin, finans çevrelerinin, bunların

emrindeki yabancı basının övgüleri, Türkiye güzellemeleri, bu manzarayı

gördükten sonra daha da bir anlam kazanıyor. Ceplerini dolduran uluslararası

“yamyam” sermaye, ağzı kulaklarında gelişmeleri izliyor ve uygulanan

politikaların devamını arzulayarak ekonomi yönetimine övgüler düzüyor.

Üretim ekonomisi yerine dünyada “serseri mayın” gibi

gezinen sermayeyi ödünç alarak büyüme stratejisini uygulayan ve bu sayede

ithalata bağlı büyümesini sürdürdüğü gibi cari açık, bütçe açığı ve tasarruf

açıklarını geçici olarak finanse eden bir ülke manzarasıdır bu. 2012’de yaşanan

“gaz-fren” tartışması, cari açığı kapatmak uğruna ekonomiyi durdurmanın

neticesidir. Bu ekonomik politikaların devamı (üretim yerine finans

ekonomisinin tercih edilmesi) bir yerdeki açığı kapatırken diğer tarafın

açılmasıyla sonuçlanacaktır.

Bu ekonomik mantalitede kazananlar ve kaybedenler baştan

bellidir. “Türkiye, ekonomide kendi hikayesini yazmıştır” diyenler acaba ne der

bu işe