İnsan bazen kendini bulmak için yola çıkar; fakat yola çıkarken yanına kendine ait olmayan o kadar çok yük alır ki, vardığı yerde artık kendisi değildir. Üzerine giydiği tavırlar, seçtiği kelimeler, yüzüne yerleştirdiği ifadeler, kalabalıkların gözünde oluşturmak istediği suret, zamanla onun gerçek yüzünü örten ince ama ağır perdeler hâline gelir. Kimi insan güçlü görünmek için kırılır, kimi özgür görünmek için esir düşer, kimi doğal görünmek için en yapmacık hâline bürünür. İşte insanın en hazin çelişkilerinden biri burada başlar: Kendisi olmak isterken kendiliğini kaybetmek…

Doğallık, zorlanarak varılacak bir menzil değildir. İnsan “Ben artık doğal davranacağım” dediği anda bile çoğu kez kendi üzerine yeni bir rol biçer. Çünkü doğallık, insanın kendini sahneye çıkarmamasıyla başlar. O, bir gösteri değil; gösteriden vazgeçiştir. Bir duruş sergilemek değil; duruş sergileme ihtiyacından arınmaktır. Kendini ispat etmek değil; varlığının ispat gerektirmediğini sessizce bilmektir.

Ne tuhaftır ki çağımız insanı, en çok kendisi olmaktan korkuyor. Kendi hâli ona yetersiz geliyor. Sıradan olmak, sanki bir eksiklikmiş gibi öğretiliyor. Herkesin “özel”, “farklı”, “benzersiz”, “dikkat çekici” olması gerektiği söyleniyor. İnsan, kalabalıklar içinde kaybolmamak için rengini bağırarak göstermeye çalışıyor. Fakat ne kadar bağırırsa, o kadar sıradanlaşıyor; ne kadar dikkat çekmeye uğraşırsa, o kadar içtenliğini kaybediyor. Çünkü hakiki farklılık, insanın üzerine sürdüğü parlak bir boya değildir; içinden taşan renkli bir ışıktır.

Asıl farklılık/sıra dışılık, sıradanlığın içinde saklıdır. Çünkü sıradanlık, herkesin kaçtığı ama olgun insanların sığındığı derin bir denizdir. İnsan sıradanlığı hor görür; çünkü onu basitlikle karıştırır. Oysa sıradanlık basitlik değildir. Sıradanlık, insanın kendini gereksiz süslerden, yapay parıltılardan, başkalarının bakışlarıyla biçimlenen kimliklerden arındırmasıdır. Sıradan insan görünmekten korkmayan kişi, aslında iç dünyasında büyük bir özgürlüğe erişmiştir. Artık kalabalığın alkışına, dikkatine, hayranlığına muhtaç değildir. Onun varlığı, dışarıdan onay beklemez; kendi hakikatinin içinde sakinleşir.

İnsanın yaratılışı zaten büyük bir mucizedir. Her insan, varlık sahnesine benzersiz bir mühürle gelir. Parmak izinden ses tonuna, bakışından acı çekme biçimine, sevinme tarzından susuşundaki derinliğe kadar her şey onda başlı başına bir farklılıktır. Böyle bir varlığın ayrıca farklı görünmek için kendini zorlaması, güneşin kendini ispat etmek için lamba yakmasına benzer. İnsan zaten farklıdır; fakat çoğu insan bu farklılığı fark etmediği için dışarıdan farklılık devşirmeye çalışır. Ne acıdır ki insan, kendi içindeki cevheri göremeyince, başkalarının gözünde parlayacak sahte taşların peşine düşer.

Bu çabanın altında çoğu zaman incinmiş bir benlik vardır. İnsan kendini yetersiz hissettikçe daha çok görünmek ister. İçindeki boşluğu dışarıdaki görüntüyle doldurmaya çalışır. Takdir edilmek, seçilmek, beğenilmek, fark edilmek ister. Bazen giyimiyle, bazen konuşmasıyla, bazen düşünceleriyle, bazen yalnızca tavrıyla “Ben farklıyım” demeye çalışır. Fakat insan “Ben farklıyım” diye bağırdıkça, aslında içinden “Beni görün” diye fısıldar. Bu yüzden farklı olma arzusu çoğu zaman bir yücelikten değil, bir aşağılık duygusundan beslenir.

Oysa gerçekten yüce olan insanlar, çoğu kez kendilerini gizlerler. Gürültüyle değil, sükûnetle yaşarlar. Kendilerini kalabalığın ortasına koyup sergilemezler. Onlar için değerli olmak, görünür olmakla aynı şey değildir. Bilirler ki en kıymetli taşlar, toprağın içinde sessizce bekler. Hakiki insanlık da böyledir; gösterişten çok sükûnetle, iddiadan çok tevazuyla, farklı görünmekten çok sahici olmakla anlaşılır.

Sıradanlığın içinde rahat etmek, büyük bir iç olgunluğun işaretidir. Çünkü sıradanlığı seçebilen insan, nefsinin sürekli alkış isteyen tarafını terbiye etmeye başlamıştır. O artık kendini başkalarıyla ölçmez. Başkalarının hayatını kendi hayatına ayna yapmaz. Herkesin koştuğu yere koşmak zorunda olmadığını bilir. Bir masada sessiz kalabilir, bir kalabalıkta öne çıkmayabilir, bir iyiliği duyurmadan yapabilir, bir bilgiyi gösterişe çevirmeden taşıyabilir. Onun sade oluşu, fakirlik değil; fazlalıklardan kurtulmuş bir zenginliktir.

Sadelik, olgun insanın en kıymetli ziynetidir. Çünkü sadelik, insanın içindeki karmaşayı susturabilmesidir. Dışarıda sade görünmek kolaydır; asıl mesele içeride sadeleşebilmektir. Kırgınlıkların, hırsların, kıskançlıkların, kendini ispat arzularının, üstün görünme ihtiyacının, sürekli beğenilme beklentisinin azalmasıdır gerçek sadelik. İnsan dış görünüşünü sadeleştirebilir ama kalbi hâlâ kalabalık olabilir. Az konuşabilir ama suskunluğu bile bir gösteriye dönüşebilir. Basit giyinebilir ama içinde kibir taşıyabilir. Bu yüzden sadelik, yalnızca dış biçim değil; ruhun fazlalıklardan arınmasıdır.

İnsan kendini doğal olmaya zorladığında, doğallığın ruhunu kaybeder. Çünkü doğallık, kendiliğindenliktir. Çocukların gülüşünde vardır bu. Yağmurun toprağa düşüşünde, rüzgârın yaprakla konuşmasında, yaşlı bir insanın kırışmış yüzündeki içten tebessümde vardır. Hiçbiri güzel görünmeye çalışmaz; bu yüzden güzeldirler. Hiçbiri etkileyici olmaya uğraşmaz; bu yüzden etkilerler. İnsan da böyledir: Kendi hakikatine yaklaştıkça etkileyici olur; etkileyici olmaya çalıştıkça hakikatinden uzaklaşır.

Farklılık kıyısına sıradanlık denizinden gidilir. Çünkü insan, önce sıradanlığın suyunda yıkanmadan hakiki farklılığın kıyısına ulaşamaz. Sıradanlık denizi, insanın gururunu törpüler, heveslerini yumuşatır, sahte benliklerini çözer. O denizde insan, kendine dair abartılı düşüncelerinden arınır. “Ben” diye yükselttiği kulelerin kumdan olduğunu görür. Dünyanın kendi etrafında dönmediğini, insanların kendisini düşündüğü kadar düşünmediğini, hayatın sürekli öne çıkma yarışı olmadığını anlar. İşte o zaman insan hafifler. Hafifledikçe derinleşir. Derinleştikçe sadeleşir. Sadeleştikçe hakiki bir güzelliğe kavuşur.

Farkında olunan sıradanlık, olgunluğun zirvesidir. Çünkü insan sıradan olduğunu fark ettiği hâlde bundan utanmıyorsa, kendi varlığıyla barışmaya başlamıştır. Bu, kendini küçümsemek değildir. Tam tersine, kendini olduğundan büyük gösterme ihtiyacından kurtulmaktır. İnsan, “Ben de herkes gibi acıkırım, yorulurum, üzülürüm, yanılırım, düşerim, kalkarım” diyebildiğinde insanlığın ortak toprağına basar. O toprakta kibir azalır, merhamet çoğalır. Çünkü kendini olağanüstü sanmayan insan, başkalarının zayıflığını daha kolay anlar. Kendi kusurunu bilen, başkasının kusuruna taş atarken titrer.

İnsan olmak, sıradanlığın içinde farklılık; farklılığın içinde sıradanlık taşıyabilmektir. Bu cümle, insanın iki büyük hakikatini aynı anda söyler. Evet, insan sıradandır; çünkü fanidir, muhtaçtır, eksiktir, unutkandır, kırılgandır. Ama aynı zamanda farklıdır; çünkü düşünebilir, sevebilir, affedebilir, utanabilir, anlam arayabilir, kendini aşabilir. Onu değerli yapan şey, başkalarından üstün görünmesi değil; kendi içindeki insanlık cevherini koruyabilmesidir. İnsan, insanlığını kaybettiğinde en farklı kıyafetler içinde bile eksilir. İnsanlığını koruduğunda ise en sade hâliyle bile büyür.

Bugünün dünyasında insanın en büyük imtihanlarından biri, görüntünün hakikatin önüne geçmesidir. İnsanlar artık yalnızca yaşamakla yetinmiyor; yaşadığını göstermek istiyor. Sevmek yetmiyor; sevdiğini sergilemek istiyor. Bilmek yetmiyor; bildiğini kanıtlamak istiyor. İyi olmak yetmiyor; iyi görünmek istiyor. Böylece hayat, içten dışa doğru akan bir nehir olmaktan çıkıyor; dışarıdan içeriye doğru zorla doldurulmaya çalışılan kuru bir kuyuya dönüşüyor. Fakat dışarıdan taşınan suyla kalp yeşermez. Kalbin yeşermesi için içeriden bir kaynak gerekir.

Bu kaynak, insanın kendine dönmesidir. Ama kendine dönmek, kendini büyütmek değildir. Kendine dönmek, kendini bütün çıplaklığıyla görebilmektir. Hangi davranışının sahici, hangisinin gösteriş olduğunu fark etmektir. Hangi sözü gerçekten inandığı için, hangisini beğenilmek için söylediğini ayırt etmektir. Hangi susuşunun hikmet, hangisinin kibir olduğunu bilmektir. İnsan bazen iyi görünerek kötülüğünü saklar; bazen mütevazı görünerek gururunu büyütür, bazen doğal görünerek en büyük yapmacıklığını yaşar. Bu yüzden insanın kendini tanıması, yalnızca güzel taraflarını keşfetmesi değil; içindeki ince hileleri de görmesidir.

Hakiki sadelik, insanın kendi üzerinde kurduğu sahte saltanatı yıkmasıyla başlar. İnsan kendini fazla ciddiye aldıkça ağırlaşır. Her bakışı, her sözü, her eleştiriyi üzerine alınır. Görülmeyince incinir, takdir edilmeyince kırılır, üstün tutulmayınca eksildiğini sanır. Oysa olgun insan bilir ki insanın değeri, başkalarının onu nereye koyduğuyla belirlenmez. Bir çiçek, kimse koklamasa da çiçektir. Bir yıldız, kimse başını kaldırıp bakmasa da parlar. İnsan da başkalarının dikkatinden bağımsız olarak insan kalabilirse, asıl değerine yaklaşır.

Sıradanlığı seçen insan, hayattan kaçmaz; bilakis hayata daha sahici biçimde katılır. Çünkü artık enerjisini rol yapmaya harcamaz. Kendini sürekli parlatmaya, savunmaya, açıklamaya, üstün göstermeye çalışmaz. Böylece içinde iyiliğe, düşünmeye, anlamaya, sevmeye daha geniş bir yer açılır. İnsan, gösterişten arındıkça başkalarına daha çok yer verir. Kendi benliği odanın tamamını kaplamadığında, oraya merhamet de girer, hikmet de girer, huzur da girer.

Bazen en büyük farklılık, kimsenin fark etmediği bir iyiliği yapıp geçmektir. Bazen en büyük asalet, haklıyken susabilmektir. Bazen en büyük derinlik, bilirken gösteriş yapmamaktır. Bazen en büyük güç, güçlü görünmeye ihtiyaç duymamaktır. Bazen en büyük güzellik, sade kalabilmektir. Çünkü insanın olgunluğu, ne kadar çok şeye sahip olduğuyla değil; ne kadar çok şeyden vazgeçebildiğiyle ölçülür. Alkıştan, gösterişten, üstünlük arzusundan, yapay farklılıktan, başkalarının gözünde büyüme ihtiyacından vazgeçmek kolay değildir. Fakat insan bu vazgeçişlerde büyür.

Doğal insan, kendini izleyen hayalî kalabalığı içinden çıkarabilmiş insandır. Her davranışını bir seyirciye göre düzenlemez. Her sözünü beğenilme terazisinde tartmaz. Her hâlini bir imajın parçası yapmaz. İçinde sessiz bir berraklık vardır. Yanlış yaptığında kabul eder. Bilmediğinde “bilmiyorum” diyebilir. Yorulduğunda yorulduğunu saklamaz. Sevinirken kendini abartmaz, üzülürken kendini dramatize etmez. Onun insanlığı, cilalı bir vitrin değil; içine girildiğinde huzur veren sade bir ev gibidir.

İnsanlığını kaybetmemek, insanın en büyük çabası olmalıdır. Çünkü insan, farklılık peşinde koşarken merhametini kaybedebilir. Mükemmellik peşinde koşarken tevazusunu kaybedebilir. Beğenilme peşinde koşarken samimiyetini kaybedebilir. Güçlü görünme peşinde koşarken kalbinin yumuşaklığını kaybedebilir. Oysa insanı insan yapan şey, kusursuz görünmesi değil; kusurlarının farkında olarak iyiliğe yönelmesidir. İnsan, mükemmel olmaya çalıştıkça bazen taşlaşır; insan kalmaya çalıştıkça yumuşar.

Belki de en büyük hikmet şudur: İnsan, kendine ekledikleriyle değil, kendinden eksilttikleriyle olgunlaşır. Gürültüyü eksiltir, sükûnet bulur. Gösterişi eksiltir, sadelik bulur. Kibri eksiltir, insanlık bulur. Taklitleri eksiltir, doğallık bulur. Farklı görünme arzusunu eksiltir, hakiki farklılığı bulur. Çünkü hakikat çoğu zaman fazlalıkların altında gizlidir. İnsan ne kadar sadeleşirse, içindeki asıl çizgi o kadar belirginleşir.

Sıradan olmak, kalabalığa karışıp yok olmak değildir. Sıradan olmak, insanlığın ortak sofrasına kibirsizce oturabilmektir. O sofrada herkesin bir yarası, bir duası, bir bekleyişi, bir korkusu, bir eksikliği vardır. Kendini herkesin üstünde gören o sofraya oturamaz. Kendini herkesten farklı sanan, insanlığın ortak ekmeğini bölemez. Ama sıradanlığını bilen insan, başkasının acısına da sevincine de düşüşüne de daha yakın olur. Çünkü bilir: Hepimiz aynı toprağın çocuklarıyız; kimimizin elbisesi parlak, kimimizin sesi gür, kimimizin yolu kalabalık olsa da nihayetinde insanız.

Ve insan için bundan daha büyük bir unvan yoktur.

Ne farklı görünmek ne mükemmel sayılmak ne üstün bilinmek…

Bütün mesele, insan kalabilmektir.

İnsan kalmak; sade ama derin, sıradan ama anlamlı, sessiz ama diri, eksik ama arayış içinde olmaktır.

İnsan kalmak; yapmacıklığın süslü aynalarından çıkıp hakikatin sade yüzüne bakabilmektir.

İnsan kalmak; kendini büyütmeden, kendini küçültmeden, varlığını olduğu gibi taşıyabilmektir.

Çünkü en güzel insan, kendini olduğundan başka göstermeye ihtiyaç duymayan insandır.

En derin insan, derinliğini ilan etmeyendir. En farklı insan, farklılığını pazara çıkarmayandır. En sade insan, sadeliğini bile süs yapmayandır.

Ve belki de hayatın sırlarından biri de şudur:

İnsan, sıradanlığını kabul ettiği gün, sıra dışı olmaya başlar…