IMF’nin “eline düşen” ülkelere dayattığı veya tavsiye ettiği

en belli başlı politikalardan birisi (kemer sıkma dışındaki tabii)

özelleştirmedir. Dayattığı veya tavsiye ettiği politikalarla, sözümona

“kurtardığı” veya “yardım elini uzattığı” ülkeleri, uluslararası ekonomik

sisteme uymaya mecbur bırakan IMF’nin en temel argümanlarından birisidir

“özelleştirin” talimatı.

2001 krizinin ardından Türkiye’de hızlanan özelleştirme

uygulamaları, Türkiye’nin, bugünkü verilen “IMF’ye muhtaç değiliz” görüntüsünün

aksine IMF’nin dümen suyunda bir ekonomik programın halihazırda uygulandığını

teyit etmektedir. Nitekim, bugün AKP’nin de “zerre şaşmadan” uyguladığı ekonomi

politikasının mimarı da yine bir “küresel ekonomik sistem neferi” olan Kemal

Derviş’tir. (Elbette ki, bugün İsrail Merkez Bankası Başkanı olan Stanley

Fischer ile birlikte. Bu arada, düne kadar “Derviş-Fischer modelini”

eleştirmekten geri durmayıp, bugün o modeli uygulayan bir partiye iltihak

edenlerin de konuyla ilgili görüşleri merak uyandırmaktadır. Ne değişti yani )

Bugün, batık durumdaki Yunanistan, yardım alıp nakit

ihtiyacını karşılayabilmek ve borç yükünü orta vadede belli bir seviyeye

çekebilmek için AB-IMF ve Avrupa Merkez Bankası’ndan oluşan Troyka’yla, yani

küresel ekonomik sistemle muhataptır. Hatta onun ağzının içine bakmaktadır.

Yunanistan’a da farklı bir reçete sunulmuyor ve klasik kemer sıkma

tedbirleriyle beraber özelleştirme talimatı verilmekte. Uluslararası yabancı

sermayenin sevdiği ortam oluşmuştur ve muhatap ülkelerin sahip olduğu

varlıklarına kelepir fiyatına sahip olma imkanı doğmuştur. Çark her zamanki

gibi işler yani. Aynı Türkiye örneğinde olduğu gibi.

Maliye Bakanı’nın bütçe görüşmeleri esnasında 1986’dan

itibaren yapılan 45.1 milyar dolarlık özelleştirmenin 38 milyar dolarlık

kısmının kendi iktidarları döneminde yapıldığını büyük bir “başarı” gibi takdim

etmesi hem anlamlandırılması güç, hem de izaha muhtaç bir husustur. Tüm yapılan

özelleştirmelerin yüzde 84.4’ünü yapan ve pek çok stratejik kurumu bu

gerekçeyle birçok soru işaretiyle beraber elden çıkaran siyasi iktidar, IMF

politikalarını gayet içine sindirmiş şekilde bu uygulamaların süreceğini de

belirtmektedir. Elektrik üretim ve dağıtımı ile köprü-otoyollar, Ziraat ve

Vakıfbank gibi kamu bankaları satılmayan kamu varlıkları arasındadır. Anlaşılan

o ki, bu satış furyası, kamunun elinde tek bir toplu iğne kalmayana dek

sürecek.

Bu arada, Maliye Bakanı Şimşek, özelleştirmeleri “gelir

sağlamak için” yapmadıklarını açıklıyor ki; 10 senede yaptıkları tüm

satışlardan elde edilen gelirin bütçedeki 1 senelik faiz giderinden biraz

hallice olduğunu akla getiriyor halihazırda. Gelir sağlamak için satsanız bile,

“müflis tüccar” misali satacak bir şey kalamayınca ne yapacaksınız Ekonomik

büyümeyi dışarıdan gelecek sermayeye ve elde avuçta ne varsa paraya çevirerek

kaynak sağlamaya endeksleyince, maalesef bu “babalar gibi” satışlar da söz

konusu oluyor. Ekonominin temel sorunlarından birisi olan tasarruf oranı düşük

seyrederken, ekonomi bütçeden ve cari işlemlerden açık vermeye devam ederken ve

büyümeyi arttırdığınızda da bu açıklar daha da büyüyorken, elde avuçta

bulunanların satışı bir yere kadar kaynak girişi sağlayacaktır. Ancak bir yere

kadar! Duvara dayandıktan sonra o yol da kapanacaktır haliyle.

Türkiye’deki ekonomik manzaraya kabaca bir bakarsak,

gördüğümüz şey paradan para kazananların (misal bankalar), portföy

yatırımlarına para yatıran yabancı sermayenin (hisse senedi, borsa vs)

kazançlarının gayet yerinde olduğunu, üretenin, emek sarf edenin, ücretli

çalışanın, esnafın, çiftçinin, hayvancının, zanaatkarın halinden memnun

olmadığını ve “çarkı döndürmeye” çalıştığını görüyoruz. IMF tarafından çizilen

doğrultuda gitmemizi sağlayan bu politikalar oldukça da bundan farklı bir

manzara olması pek de mümkün değildir. Sahip olduğumuz varlıkların haraç mezat

satışları da bu tablonun olmazsa olmazıdır. Bu sistem bundan ötesini üretemez

çünkü. Maliye Bakanı, yapılan satışlarla övünmeye devam eder, bu ülkenin en

stratejik kurumları elden çıkar (ceplerine koyup götürmüyorlar ya!) ve

kimseciklerin de sesi soluğu çıkmaz. Kendi varlığına sahip çıkamayan bir

ülkenin de bağımsızlığı öyle veya böyle eksik olacaktır, bu da böyle biline!